Sürekli dikkatinizin dağılması, zehir gibi bir zekanızın olduğunun göstergesidir.

Sürekli dikkatinizin dağılması, zehir gibi bir zekanızın olduğunun göstergesidir.

 

brain

 

 

 

Khorva Antuil- Kendime Aforizmalar – XVI. Kitap I. Sav IV. Aforizma

korhan afşar illustration

Öyle insanlar vardır ki, hani derler ya bir yazı, bir eser, bir fikir çalındığında ‘emek hırsızlığı’ diye, bırakın emek hırsızlığını yaşam ve ruh üstünlüğü hırsızlığı yapmaya çalışarak; tüm beğenilerimi, tüm zevklerimi, benliğimi, kimliğimi düşüncelerimi hatta tamamiyle ruhumu taklit edip çalmaya çalışan, insan olmak için doğmuş ancak bir ot bitkisinden daha az yararsız ve amaçsız varlıklar onlar. Ancak taklit olanlar kurmalı farelerdir bir gün elbet duracaklardır. ‘Karga bülbülü taklit edeyim derken, ötmeyi unutmuş’ misali… Bu aforizmam bir ultimatomdur aslında, benim yazgım sinek kovalamak değil. Bu yazıda ki hiciv dahi, olmadığı halde onlara bir değer yüklemektir. Zira temeli sağlam olmayan, kimlik oturtmamış, sığ ve salyalı beyinler o hayran oldukları beden ve ruh olamayacakları için yok olmaya mahkumdurlar. Karşılaştırma bu yazıda sığ beyinler için olması gereken bir teşbih olacak ama, şayet birisi Da Vinci-Tesla v.b gibi mi olmak isterdin yoksa Donald Trump ve diğer darphane ürünüyle insana benzemeye çalışan piçlere mi deseydi, hiç şüphesiz Da Vinci Tesla v.b derdim. Çünkü madde ve maddi başarılar yok olur, ancak manevi ve ruhi başarılar asla yok edilemezler ve yok olmazlar.
Evrenin sırrını keşfetmeye adamış ve şimdi sonsuzlukta beni bekleyen seçilmişlere haykırıyorum; şu aciz insanoğlunun yanından beni yanınıza bir an önce alın ve onlar boşluklarında yüzmeye devam ederken bizlerde yaratım sürecinin çarklarını birlikte döndürelim…Sonsuza dek…
XVI. Kitap I. Sav IV. Aforizma
Khorva Antuil

Agarta, Shambhala ve Dabbet’ül-Arz

agartha,korhanafsar,korhan afşar
Genel olarak bilindiği kadarıyla Agarta; “Şamballa” (Shambhala), “Dünyanın Kalbi”, “Yüce Ülke”, “Bilgeler Ülkesi” gibi çeşitli adlarla belirtilen Agarta, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş bir organizasyondur.

Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organizasyon, bu devrenin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikamet yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmiştir.

Agarta, dünya insanlığının tekamülünde sorumluluk sahibidir. İlâhî Hiyerarşi’ye hizmet eder. Dünyanın Efendisi ve“Kutup” olarak ifade edilen ve “Brahatma” veya “Brahitma” adıyla belirtilen Agarta’nın lideri, Dünya’yı sevk ve idare eden İlahi Hiyerarşi’nin fizik alemdeki temsilcisidir.

1912′de Müslüman olduktan sonra Abdülvâhid Yahya adını alan; ezoterik, okült ve mistik konularda çok sayıda yapıtı bulunan Fransız asıllı Mısırlı düşünür ve yazar Rene Guenon’a göre tradisyonlarda “Kutsal Dağ”, “Dünyanın Merkezi”olarak ifade edilen yer, O’nun mekânıdır. Kimilerine göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivlerinde kayıtlıdır ve birçok peygamber (Hz.Musa, Hz.İsa), dinlerini kurmadan önce, bu arşivleri incelemişlerdir ki, bazıları burada “inisiyasyon”dan da geçmiştir.

Agarta’nın yeryüzüne açılan 7 (kimi kaynaklara göre 4) ana çıkış noktası bulunmakla birlikte, mağaralarda inzivaya çekilen bilgelerin ve mağaralarda etkinliklerini sürdüren bazı inisiyatik toplulukların Agartalılar’la ilişki içinde oldukları ileri sürülür.

 

Rene Guenon’a göre bu durum, en çok, Türklerin yaşadığı Orta Asya’da görülmektedir. Kimi yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, “ataların kutsal mağaraları” ve bir mağaradan geçilerek ulaşılan “gizli ülke” inanışında Agarta’nın sembolizmi bulunmaktadır. Tibet tradisyonlarına göre, Agartalılar şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak ve Agarta’nın lideri yeryüzündeki menfiliği yenecektir.

Agarta’nın ne olduğuna ilişkin en yaygın, internet ve ansiklopedik kaynaklarda kullanılan tanım, ‘Tibet ve Orta-Asya tradisyonlarında sözü edilen, Asya’daki sıradağların içinde bulunduğu ileri sürülen efsanevi bir yer altı Organizasyonu’dur.

Ancak bu tanım, ivedilikle not düşülmeli ki, Agarta’yı anlamak ve çözmek için tamamıyla yetersiz. Ne bu kadar basit ne de bu denli sığ. Ancak bir açılış tanımı olarak kullanılabilir.

Günümüze değin “Agarta”nın ne olduğunu inceleyen bir çok yayın ve yazar bulunuyor. Bunlar içinde en ünlüleri ve kaynak olarak en itibar edilenleri üç tane. Bunları meraklıları için öncelikli olarak-konunun daha başında-yazalım. Saint-Yves d’Alveydre, Ferdinand Ossendowsky ve René Guénon.

Agartha kelimesi; “Agharta” ve “Agarthi” olarak da kullanılabiliyor. Agarta veya Agarti sözcükleri, Sanskritçe’de “ele geçirilemeyen, ulaşılamayan, her şeyden korunmuş, şiddetin yakalayamayacağı, anarşinin erişemeyeceği” anlamlarına gelmekte.

Bir de ”Şamballa” (Shambalah) kelimesi var. Bunu da söylemek gerekiyor ki, meraklıları için şaşırtıcı olmasın.

Kimi kaynak ve kişilere göre Şamballa, Agarta’ya karşıt olarak kurulmuş, gizli bir menfi merkez. Ancak genel ve yaygın kanı, Şamballa’nın Agarta’nın bir diğer adı olduğu.

Agarta ismi, ilk kez ”Saint-Yves d’Alveydre” tarafından kullanmış. d’Alveydre, bir simyacı. Metalleri altın ve gümüşe dönüştürme formülleri düzenlemiş. Martinist tarikatının (Tours piskoposu Aziz Martin (MS.. 316-397) tarafından kurulmuş tarikat) mürşitlerinden. Topluluğun bir diğer adının, “yeşil adamlar topluğu” olduğu da kayıtlar da mevcut.

Agarta’nın sembolü: Gamalı haç!

Agarta’nın hakimi, “dünyanın kralı” rütbesini taşıyor. Yardımcıları durumundaki iki rahip kral bulunuyor. Sembollerinden biri bugün günümüzde hala Hint ve Tibet tapınaklarını süsleyen gamalı haçtır.

Bu sembol, Mu ‘dan kaynaklanıyor. Güneşi ifade eden kadim bir sembol. Dünyanın en eski sembollerinden biri sayılıyor. Bu haç, yaradılışın dört kuvvetini ve dört büyük enerjiyi sembolize eder. Zamanla “yönü çevrilerek” II. Dünya savaşında Nazilerin kullandıkları haline gelecektir.

 

Mu ve Atlantis

Bu teknik; ama açıklayıcı tanımlamalardan sonra Agarta’yı biraz daha açmaya başlayalım. Bir başka tanım, Agarta’nın ‘Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim rahiplerince ya da inisiyelerce kurulmuş, sonradan gizlenme gereği görüp dağ ve mağara içlerine çekilmiş’ bir grup olduğunu ileri sürüyor.

Bu açıklama da Agarta ile ilgili yaygın bilgiler arasında. Neredeyse “mutabakatla kabul edilmiş” bir yaklaşım.

Buradan Agarta ile ilgili ilk ve en bilinen “tartışma” konusuna gelebiliriz. Agarta’nın “bir yeraltı ülkesi”ni veya “gizli bir dernek (oluşum)”mu olduğuna ilişkin bir tartışma bulunuyor.

Agarta üzerindeki hemen tüm çalışmalarda bu ayrışmaya rastlanıyor. Ancak ortak nokta, bir ”gizlilik” olduğu yönünde. Yani ister “yer altı” olsun ister “örgüt, dernek, oluşum”; gizlilik var.

Burada bir uzlaşma noktası da zamanla ortaya çıkmış. Her ikisinde de doğruluk payı olduğu varsayılıyor.

uncharted,shambala, korhanafsar SVASTICA_SU_TEMPIO_BUDDISTA, korhanafsar

Agarta’nın adamları kim, misyonu ne?

Peki Agarta ne yapar? Amacı nedir? Kimlerden oluşur? Burada kesin yargılarla ayrışan bir farklı okuma yok. Değişik ‘görev’ tanımları varsa da genel olarak amaç ve araçlar belli. Agarta, ‘sahip bulunduğu binlerce yıllık sırları uygulamak suretiyle insanlığı büyük bir spiritüel ilhama (illumination/aydınlanma/ışık) kavuşturmayı amaçlayan bilge ve filozoflardan oluşuyor’.

Saint-Yves d’Alveydre’den sonra Agarta isminin ilgi çeken biçimde sunuluşu, Fransız konsolosu olan Jacoliot’un “Hint’teki Tevrat’ adlı eserinde ve teozofinin kurucusu H. P. Blavatsky’in “Gizli Doktrin ve Gün lşığına Çıkarılmış İsis” adlı eserinde oluyor.

Bundan sonra en bilinen ve en sık gönderme yapılan ‘Rene Guenon’ oluyor ve “Dünyanın Kralı” adlı çalışmasıyla Agarta hakkında en geniş bilgileri kamuoyuna veriyor.

‘Öteye Ait Zekâların Oğulları’ Nerede?

Peki Agarta nerede? Agartalılar nerede? Bu konu üzerinde asla mutabakat yok. Hemen her kaynak kendine göre bir adres gösteriyor. Böyle olmakla beraber, ‘geniş coğrafi’ tanım açısından bir harita çıkarmak mümkün.

Guenon’a göre, çok eski bir tufan bugünkü Gobi bölgesinde çok gelişmiş bir uygarlık yok olmuştur. Burada yaşamakta olan ‘spiritüel mürşitler’ Himalayaların altında yer almakta olan büyük bir mağara şebekesine sığınmışlar.

Bu tezin bir devamı var. Coğrafi bir tanım verip, siyasi bir bilgiyi de içeriyor. Yukarıda ‘Agarta ve Şamballa’ ilişkisine değinmiştik. ‘Ayrı-rakip’ olduklarına ilişkin bilgi burada bulunuyor.

Bu göçten sonra, iki gruba ayrılıyorlar ve “sağ elin yolu’ diye anılan grup Agarta’ya, yani dünya hayatından uzak ‘murakabe ve mükaşefe’de bulunma ülkesine, “sol elin yolu” diye anılan diğer grup ise ‘Şamballa’ya yani kaba güç ülkesine yerleşiyor.

Bir diğer Agarta adresi Ferdinand Ossendowski’den gelmekte. Ossendowski, Bolşevik ihtilaline direnmiş Polonyalı bir bakandır ve başarısız olunca Moğolistan ve Çin’e kaçmıştır.

Sığındığı bir Lama manastırında kendisine, ‘altı bin yıldan fazla bir zaman önce kutsal bir insanın bütün bir halkıyla bir mağarada kayıplara karıştığı, ve yitik bir bilim yardımıyla, Agarti adlı yeraltı krallığının temelini attığı anlatılmış. Ossendowski bu bilgileri 1924′de yayınladığı “Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar” kitabında derlemiş.

Agarta’ya katılım şartları!

‘Agartalı olmak’, günümüz değerleriyle pek mümkün gözükmemekte. Kut Humi’ye göre, “Agarta’ya girmek, katılmak, atanmak, seçilmek’ söz konusu değil; ‘Ancak, spiritüel anlamda olmak üzere, bileğinin hakkıyla Agartalı olunabilmektedir; kişi, ancak ulûhiyetle tekrar bütünleşip özdeşleşebilecek seviyeye ulaştığı takdirde Agartalı olabilmektedir, ki bu seviyeye ulaşmanın yolu da tatbikat ve tahakkuk sürecinden geçmektir, çünkü beşer varlığını en tam ve en aşkın biçimde değişime uğratan ve güçlendiren tek şey ancak spiritüel bilimdir.’

Yani Agartalılık; Yogiler’e veya ilk İbranilerdeki “semavî insana” özgü en derini hal ile mümkün. ‘Agartalılar dünya sakinlerinin şuurlarında genişleme ve açılma meydana getirmek ve kendilerinin spiritüel anlamda ulaşmış bulundukları duygu ve düşünce birliğine onları da ulaştırmak amacıyla kendi aralarında işbirliği yapmaya her an hazır durumda bulunmaktalar’.

Naziler-Hitler ve Agarta’

Agarta’nın nerede bulunduğuna ilişkin bir diğer adres ise bize oldukça yakın. Kapadokya. Bölgenin yer altı dehlizleriyle bilinen mimarisi ipucu oluşturuyor. Geniş ve büyük tüneller yapısı bölgeyi Agarta’nın olası adresi haline getirmiş.

Tabii bu da bir iddia. Zaten Agarta’ya ilişkin tüm bilgiler çeşitli ve renkli iddialara dayanıyor. Tünellerin kaynağı Daniken gibi araştırmacılar tarafından uzay uygarlıkları olarak gösterirken, bazıları Atlantis ve Mu kıtalarının batışlarından sonra kurtulan kimseler olarak gösteriliyor.

Hitler-in-Reichstag, korhan afsar

Elbette bu iddiaların en büyüğü, Agartha sakinlerinin insanlarla çok az iletişim kurarak günümüze kadar yaşadıklarıdır.

Popüler ve çok ilginç hatta inanılası bilgiler içeren yakın tarihli söylencelerin başında ise Adolf Hitler’in, Agarta rahipleri tarafından yönlendirilen bir medyum olduğudur. Bu nedenle bir çok araştırmacı Agarta ile ilgili konulara Naziler ve Hitler ile başlanmasını önerir.

 

Dabbe’tül Arz yeraltında değil mi?

Bazı kaynaklarda, Agarta(lıların) dünyayla iç içe yaşadığı, ancak 4. boyutta olduğu için görünmediği söyleniyor. Göründükleri zaman dilimi ise ‘kıyametle’ ilişkilendiriliyor.

‘Bizlerin şu an göremediği, ancak iç içe yaşadığımız, bu Medeniyet Mensupları (Agartha) dünya insanlarının dördüncü boyuta geçişi sürecinde onları karşılayacak, kendilerini tanıtacak ve insanlara bilgi aktaracaklardır. Kur’an’ın Neml Suresi’nde bahsedilen Dabbetül Arz, yani ‘yerden çıkacak’ ve hakikatleri anlatacak olan canlı varlıklar, bu medeniyetlerin mensupları olan varlıklardır’.

Agarta, popüler kültüre de defalarca konu olmuş bir figür; Umberto Eco, ‘Foucault’nun Sarkacı’ kitabında Agarta’dan bahseder. Abel Posse’nin meşhur romanının ismi: ‘El viajero de Agartha’dır. ‘Agarta: Hollow Earth’ adıyla bir bilgisayar oyunu da var. Bir başka meşhur oyun ‘Final Fantasy IV’te de Agarta şehrinden cücelerin yaşadığı bir yeraltı ülkesiyle bağlantı kuruluyor. Miles Davis ‘in bir albümünün adı da Agarta.

İştar

Babylonska_astartefigurer,_naken,_Nordisk_familjebok_korhanafsar

İştar, Akad mitolojisinde bir tanrıçadır. Asur ve babil’in en gözde tanrıçasıdır. Sümer mitolojisindeki İnanna’dan türemiştir; İştar’a İnanna’nın Akad mitolojisindeki hali denilebilir. Kökeni kuzeybatı Semitik tanrıça Astarte’ye dayanır. İştar’ın Astarte, Anunit ve Atarsamain olarak da anıldığı olmuştur.
İnanna Utu/Shamash’ın ikiz kız kardeşi, Nanna/Sin’in kızıdır. Enlil’in dünyasında ilk doğan odur. Verilen ilk isimler Sümerce iken ikinciler Akadlar tarafından bu tanrılara verilen isimlerdir.
Tanrıça İştar Venüs gezegenini temsil eder. Bereket, aşk, savaş ve seks tanrıçasıdır.
İştar’ın batı dillerinde kullanılan karşılığı, ‘yıldız’ anlamında ‘star’ (İngilizce), ‘Stern’ (Almanca)’dır. Batıda, haftanın her günü Güneş, Ay ve beş yıldız(bazıları aslında gezegen) ‘dan birine tapınılırdı.
İştar’ın simgeleri arasında bugün çok yaygın olarak kullanılan beş köşeli yıldız, gül (özellikle kırmızı gül), kalp sembolü, dikili tahta kazık, meşe ağacı ve meşe yaprağı (bol yapraklı ağaçlar) ve kırmızı rengi, 5 ve 50 sayıları bulunur. İştar yıldızı pentagram ayrıca, güneş çemberinin içinde ters çevrilmiş şekliyle satanizm’in bir simgesidir. İştar’ın başkaca adları arasında Astarte, Aştoret, Artemis, İsis, Venüs, Kibele gibi çeşitli adlar bulunur. İştar ilk başta Semiramis adıyla Nimrod’un (Marduk-Baal) eşidir. Daha sonra Semiramis dünyaya getirdiği oğlu Tammuz’un reenkarnasyon yoluyla ölen kocasının ruhunu aldığını iddia eder. Bu şekilde oğlu Tammuz’da en azından sembolik olarak kocası olmaktadır.
Kırmızı gül İştarı simgelerken, lale Baal ile ilgili bir simgeyi oluşturur. Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin gibi bazı efsanevi aşklar, batıda başka adlar da alarak, gerçekte Baal ve Astarti (İştar) aşkını simgelerler. İştar’ın rengi olan kırmızı ile, bir savaş tanrıçası olan İştar’ın kan dökülmesini sağlaması ve insanları çatışmalarda kurban etmesi simgelenir. İştar kuzey Zazaca’da Astare, güney Zazaca’da ise İştar olarak adlandırılır Türkçe karşılığı ise yıldız demektir.
Baal-Astarti (İştar) tapınması
Baal Babil’in baş tanrısı haline gelen Marduk’un bir diğer adıdır. Baal sözcüğü efendi, sahip, koca anlamlarını taşır. Baal için aynı zamanda Tammuz’da denir. Fırtına tanrısı olan Baal bitkilere yaşam veren yağmuru yağdırdığı için aynı zamanda bir bereket tanrısıdır. Baal aynı zamanda Tammuz adıyla güneş tanrısıdır. Baal, Tammuz ve Astarti bir üçlü olarak, üçü birden Marduk’un farklı görünümlerini oluştururlar. Bol yapraklı bir ağaçla ve odun bir kazıkla (Kutsal odun: Holy wood -> Hollywood) simgelenen İştar ise, bitkileri simgeler. Yaz geldiğinde ortadoğu bölgesinde yağmurlar kesildiğinden Baal’in öldüğü (öldürüldüğü) kabul edilirdi. (Tammuz yazın bir yaban domuzu tarafından öldürülür.) Ancak putperest inançlarda gerçek bir ölüm olmadığından, Baal’in bu dönemde bir yeraltı dünyasına gittiği inancı vardı. Tarımla geçinen insanlar için tarlalarından ürün almak, Baal’in İştar’la çiftleşmesine bağlıydı. Bu inanca göre ilkbaharda yeraltı dünyasından yeniden doğan Baal, İştar’la cinsel ilişkiye girerdi. Bunun tapıcıları için anlamı Baal’ın yağmur yağdırarak İştar’ı (bitkileri) sulaması ve bitkilerin böylece ürün vermesini sağlamasıydı. Bu olay her yıl gece ve gündüzün eşitlendiği Mart ayında kutlanırdı. Bu kutlamalarda yemek yenip şarap içilir, sonra da Baal ve İştar tapınaklarındaki kutsal kadın ve erkek fahişelerle seks yapılırdı. Bundan amaç Baal ve İştar’ı cinsel birleşmeye teşvik etmekti.

Baal ve İştar tapınmasının bir bölümü bunlara kurban sunulmasıyla ilgiliydi. Bu tapınmanın uygulayıcıları Baal için kurbanlar sunmak adına kendi küçük çocuklarını Baal putuna ateşte yakıyorlardı. Baal’in rahiplerine “Cahna” (Cahna -> Kahna -> Kahin) denirdi. Aslı “Cahna Baal” (Baal Kahini) olan “Cannibal” (Kanibal-yamyam) adı buradan doğmuştur.(?) Bu nedenle İştar’ın bir simgesi olan gül, Baal ve İştar tapınmasının kan dökücülüğünü vurgulamak için kırmızıdır. Baal ve İştar’ın aşkıyla ilgili başka simgeler arasında sarı, yeşil ve kırmızı renkler de vardır. Sarı renk güneş olarak Tammuz’u, yeşil renk bitkilerin sulayarak yeşermesini sağlayan Baal’ı, kırmızı renk ise savaş tanrıçası İştar adına dökülen insan kanlarını simgelemektedir.

Günümüzde Baal ve İştar’la ilgili tapınmalar Paskalya (Ostern), Nevruz bayramları şeklinde devam etmektedir. Kutlamalarda yer alan çörek, yumurta ve tavşan İştar’la ilgili olarak İştar’ın doğurganlığını (bitkilerin ürün vermesini) simgeler. Boğa Baal’i simgelerken, inek (kutsal inek) ise İştar’ı simgeleyerek tapınmalarda yer almıştır. Gül-Haç, Gülün Adı (film) sözcükleri de Baal ve İştar’la bağlantılıdır ve Gül İştar’ı kastederken, Haç ise Baal’in bir diğer adı olan Tammuz’un “T”‘sinden gelen “haç” işareti olmaktadır. Pentagram (Beş köşeli yıldız) ise, güneş çemberinin (Tammuz) içinde İştar yıldızı olarak yer alır. İştar yıldızı Baal ile birlikte de kullanılır ve bu durumda beş köşeli İştar yıldızı, Baal’ın simgesi olan hilalin hemen yanında yer alır.

Baal ve İştar’la ilgili simgeler yaygın olarak siyasal, askeri, ticari, dinsel alanlarda ve cinselliğin söz konusu olduğu alanlarda sıklıkla kullanılan sembollerdir. Bu konudaki örneklerden biri, bir cadde üzerinde Holywood yıldızlarının adlarının içine yazıldığı beş köşeli yıldız simgeleridirler. Bazen beş köşeli yıldız baş aşağı ters çevrilerek resmedilir. Bu şeklin adı Bafomet’tir. Beş köşeli yıldız sembolünün ters çevrilerek Bafomet olarak kullanılmasıyla, normal şekilde pentagram olarak kullanılması arasında en önemli fark, pentagramda anlamların açık, diğerinde ise saklı olmasıdır. Bafomet’te savaş ve kötülük sözcükleri aynı şekilde açıkça savaş ve kötülük anlamlarını taşırken, düz sembol pentagramda bunun tersi olan sözcükler aynı anlama gelir. Buna göre, güneş çemberinin içinde üstte bulunan tek köşesiyle duran İştar yıldızı (pentagram) söz konusu olduğunda, barış ve iyilik sözcükleri saklı anlamlarıyla tam tersi savaş ve kötülük anlamlarını taşırlar. Bu şekilde İştar yıldızının düz ya da ters duran şekilleri bir fark olmaksızın aynı anlama gelerek, bütün anlamlar (açık ya da gizli olsun) acıya, kötülüğe ve kan dökmeye yönelik amacı simgelerler.

Kalp sembolü ve İştar
Kırmızı Gül’ün dışında, aşkın sembolü olarak kullanılan bir simge kalp sembolüdür. Kalp sembolü aslında bir aşk ve seks tanrıçası olan İştar’ın kalçalarını simgeler. Kalp sembolünün alt kısmı Marduk’un küreği Marru’nun biçimindedir. Bu şekilde kalp sembolünde İştar’ın kalçaları ile Bel (Baal) küreği birleşmiş olmaktadır.

İştar, Baal ve Tammuz ile ilgili simgeler, kutlamalar
İştar: Beş köşeli yıldız, Meşe ağacı (Bol yapraklı ağaçlar), Odun kazık (Kutsal odun -> Holywood – Hollywood sözcüğünün saklı anlamıyla), Kırmızı renk, Kırmızı gül, Gök kraliçesi, Madonna, Kutsal Bakire Anne.
Baal: Hilal, Lale, Boynuz, Boyunduruk, Yeşil renk, 6 sayısı ve katları
Tammuz (Marduk: Tammuz – Baal): “T”, Haç, Boğa boynuzları, Güneş, Güneş çemberi ya da güneş diski, Sarı renk.
İştar: Beş köşeli yıldız, Meşe ağacı, Meşe yaprağı, Gül, 5 sayısı, Beşgen (İştar -> Savaş Tanrıçası -> Pentagon), Kalp sembolü (Aşk Tanrıçası)
İnsan kurbanları: Kırmızı renk, Kırmızı gül.
Kalp sembolü: İştar’ın kalçaları ile Bel küreğinin bileşimi.
Noel: Baalmas (Christmas)
Cadılar Bayramı: Halloween
Paskalya: Easter, Ostern, (Nevruz)
Helleborus Niger: Beş köşeli yıldıza benzeyen beş yapraklı bir çiçek. Nimrod’un beşiğinin şekli.
Güneş çemberi içinde beş köşeli yıldızı simgeleyen tapınma
Beş köşeli yıldız güneş tanrısı Tammuz’la kullanıldığında genellikle Tammuz’un bir simgesi olan güneş çemberinin içinde yer alır. Marduk’a ait olan güneş, ay ve yıldız simgeleri çeşitli şekillerde bir arada kullanılarak, tapınmalarda bunlara ait simgelerden oluşturulmuş dinsel törenler ve tapınma uygulamaları oluşturulmuştur. Bu türden bir tapınmada 24 saatlik bir gün, bir saatin kadranına yerleştirilerek bir güneş çemberinin simgesi haline getirilmiştir. 24 saatlik bir gün 60′arlık dakikalardan oluşur ve bu 6′yla ilgili sayılar Marduk, Tammuz ve Baal’a ait sayılardan oluşmuştur. Bu şekilde oluşturulmuş bir güneş çemberinin içinde ise İştar’ın (Astarti) beş köşeli yıldızının yer alması gerekir. Bu ikili simgenin tapınmadaki uygulamasında, 24 saatten oluşan bir gün beş parçaya bölünerek, her bir parçasına beş köşeli İştar yıldızının birer ucu yerleştirilir. Tıpkı bir saatin yelkovanının belli saatleri gösterdiği gibi, bu tapınma uygulamasında bir günden oluşan gün çemberinin içinde İştar yıldızının beş kolu, beş ayrı vakti gösteren birer yelkovan gibi yer almış olur. Bu şekilde Tammuz ve Astarti tapınması zaman kavramıyla birlikte uygulanır.

Enlil

enlil,korhan afşar,korhanafsar

Yeryüzü-tanrı. Bel ya da Belum adıyla da anılır. Baal’le birlikte bütün bu adlar, Mezopotamya’nın en büyük tanrısını dile getiren tanrı anlamındadır. Enlil, tanrı Anum’un oğluydu, zamanla babasının yerine geçerek baştanrı yerine yükseldi. Yeryüzüne hakim olan, onu yöneten odur. Sümer inançlarında bir tufan meydana getirerek insanları cezalandıran da odur. Atmosfer güçlerini de o yönetir; şimşekler fırtınalar, onun buyruğundadır. Karısı Ninlil ya da Belit’le birlikte Elam dağlarında oturur. Nippur sunağı ona adanmıştır.

 

Not Eng: Enlil was an ancient Sumerian god. He was the god of breath and breadth (not sure if they sounded similar in ancient Sumerian). Enlil played a part in the creation of human beings, but later attempted to kill them with a flood because of the noise they created.

It is evident that Enlil is more than the personal earth regarded as a solid substance ; he is rather the god of all the forces and life that move on and in the earth, hence he is ” the lord of winds.” p197

A most potent word is the name of the divinity, and the partial apotheosis of the name itself is a strange religious phenomenon, which also originated in the domain of magic, and has played a momentous part in the Egyptian, Judaic, Christian, and other high religions. It appears also in Mesopotamian religion. In a hymn to Enlil we find the phrase : “at thy name, which created the world, the heavens were hushed of themselves.” p322

-Greece and Babylon, Lewis Richard Farnell

Gılgamış – Gilgamesh

600-Gilgamesh korhanafsar, korhan afşar gilgamesh, korhan afsar, korhanafşar

Gılgamış (Gilgameš) Mezopotamya’da yaşayıp hüküm sürdüğüne inanılan efsanevi Uruk kralının adı olup, Eski Çağ Mezopotamya edebiyatının en iyi bilinen eserlerinden Gılgamış Destanı’nın baş kahramanıdır. Destanın daha eski olan Sümerce metinlerinde adı Çélgameş olarak geçer. Üçüncü Ur Hanedanı (yaklaşık MÖ 2100-2000) zamanına ait Sümerce metinlerde Gılgamış birbirinden ayrı birkaç hikayenin kahramanı olarak görülürken Eski Babil dönemi (yaklaşık MÖ 1900-1600) ve sonrasında bu metinler bir araya getirilerek günümüzde daha yaygın olarak bilinen Gılgamış Destanı oluşturulmuştur. Bu destanda Gılgamış’ın anne ve babası tanrıça Ninsun ve bir diğer efsanevi Uruk kralı Lugalbanda’dır. Dolayısıyla Gılgamış yarı tanrıdır ve insanüstü bir güce sahiptir. Güçlü Gılgamış Uruk kenti erkeklerinin de kendisi gibi soluksuz çalışmasını isteyince, kentin kadınları, erkekleri kendilerine vakit ayırabilsin diye tanrıça Aruru’ya ve diğer tanrılara yakarır ve onlar da Gılgamış’a rakip olacak ve onu oyalayacak vahşi ve güçlü Enkidu’yu yaratırlar. Gılgamış Enkidu ile arkadaş olur ve birlikte maceralara atılır, ancak Enkidu bir gün ölür. Enkidu’nun ölümü Gılgamış’ı tam anlamıyla yıkmıştır ve kendinin de yarı insan olması nedeniyle bir gün öleceğini düşünerek ölümsüzlüğü aramaya koyulur. Onu asıl meşhur eden de bu ölümsüzlük arayışıdır ki, Utnapiştimin denizin dibinden ölümsüzlük otunu çıkarmasının ardından gelen türlü maceralardan sonra gerçek ölümsüzlüğün, adının gelecek kuşaklar tarafından anılması olduğunu anlayacaktır.

Me-Turan’da (Tell Haddad höyüğü) bulunan Sümerce bir tablet Gılgamış’ın ölümünü anlatır. Tanrılar tarafından ölümsüzlük isteği reddedilen Gılgamış öldüğünde, Uruk halkı geçici olarak Fırat nehrinin yatağını değiştirip, ölen krallarını nehir yatağına inşa edilen bir mezara gömerler.2003 yılında bir arkeloji kazısında bulunan yapının bu mezar olabileceği iddia edilmiştir.

Gılgamış’ın tarihi bir karakter olup olmadiğı halen tartisma konusudur. Gılgamış ismi Sümer Kral Listesi’nde tufan sonrası dönemde Uruk şehrinin beşinci kralı olarak görülür ve 126 yıl hüküm sürdüğü yazılıdır. Ayrıca Gılgamış öncesindeki kralların hüküm sureleri de binlerce yıl gibi fantastik rakamlardır. Uzmanlar arasındaki genel kanı Sümer Kral Listesi’nin Üçüncü Ur Hanedanı zamanında (yaklaşık M.Ö. 2100-2000) yazıldığıdır ve henüz bundan önceki dönemlere ait dökümanlarda Gılgamış ismine rastlanmamıştır

BİRİNCİ TABLET

Yerin dibindeki suyun kaynağını görenin öyküsünü dinle, yurdum!
Dünyada her şeyi bilen adamın adını ünlendireyim:
Onun görmediği hiçbir şey yoktur.
Dünyanın bütün bilgeliklerini bilip,
Torunlarına bırakan bir adamdır.
Gizleri görüp bunların perdesini yırtan bir adamdır.
Tufandan önce olanın haberini getirdi.
Uzun yoldan gelip yorgun düştü; ama gücünü yitirmedi.
Bütün çektiklerini bir anıt taşına kazıdı.
Uruk’un dört bir yanına duvar çektirdi.
Kutsal E-anna’nın (3) ve temiz hazinenin duvarına bak!
O duvar, didilmiş yünden örülen bir urgan gibidir.
Onun köşe burçlarını da gözden geçir!
Onun eşini hiç kimse yapamaz.
Ta öteden beri orada duran taş merdivenden yol alıp
İştar’ın oturduğu E-anna tapınağına yaklaş!
Sonradan gelen hiçbir kral onun eşini yapmadı.
Uruk duvarının üstüne çık! İleri yürü!
Temeli gözden geçir! Tuğla duvarı incele.
Acaba bunun tuğlaları pişmiş (4) değil midir?
Temeli yedi bilge kurmamış mıdır? (5).
(Burada 25 satır eksiklik vardır. Bu eksiklik Etice yazmadan
aşağıdaki biçimde tamamlanabilir.)

Ulu Tanrı Gılgamış’ı en yetkin biçime soktu.
Bütün tanrılar, ona en iyi erdemleri vermek için birbirleriyle yarış ettiler.
Güneş Tanrısı ona, erdemin en yükseğini,
Yeraltındaki Tatlı Su Okyanusunun Tanrısı Ea, bilgeliği bağışladı (6).
Büyük tanrılar Gılgamış’ı şu ölçüde yarattılar:
Boyunun uzunluğu on bir endaze, Göğsünün genişliği dokuz karış (7).
(Gılgamış’ın bedeninin betimlemesini, son yeni Babil yazmasında korunmuş
olan ufacık bir parçadan, aşağıdaki gibi tamamlamaya çalışabiliriz.)

Adımlarının genişliği …… idi. Sakalı yanaklarından aşağı uzamıştı.
Güzel bıyıkları vardı. Başındaki saçlar gürdü.
Bedeni her bakımdan ölçülüydü.
Onda üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardı.
Gövdesi pek iriydi.
(Altı satır eksik)

Bütün ülkeleri dolaştıktan sonra Uruk kentine vardı.
Uruk caddelerinde kurumundan kafasını dik tutuyordu.
Caddelerde yabanıl bir boğa gibi böğürürdü. Eşsizdi.
Silâhları kalkıktı.
İnsanlara dirlik vermemek için eli durmazdı.
Dirliksizliği yüzünden Uruk halkı gittikçe eksildi.
Gılgamış, oğulu babaya bırakmaz, gece gündüz kudurup sağa sola çatardı.
Gılgamış ağılı bol (8) Uruk’un ne biçim çobanıdır? (9)
Öylesine güçlü, üstün, bilgiç, bilge olan bir kral,
Oğulu babaya, sevileni sevene, kocayı karıya hiç bırakır mı?
Gılgamış’ın savaşçılarının kızları, erlerin karıları,
Bundan ötürü tanrıların huzurunda ağlayıp sızlandılar.
Bunların ağlayıp sızlanmalarını tanrılar dinlediler.
Gökyüzünün tanrıları da,
Uruk kentinin baştanrısı Anu’ya başvurarak şöyle dediler:
“Sen, ipe gelmez, yabanıl, vahşi boğayı,
Uruk halkını tedirgin etmek için mi yarattın?
Eşsizdir. Silâhları kalkıktır.
İnsanlara dirlik vermemek için eli durmaz.
Gılgamış, oğulu babaya bırakmaz.
Gece gündüz kudurup sağa sola çatar.
Gılgamış ağılı bol Uruk’un ne biçim çobanıdır?”
Öylesine güçlü, üstün, bilgiç, bilge olan bir kral
Oğulu babaya, sevileni sevene, kocayı karıya hiç bırakır mı?
Gılgamış’ın savaşçılarının kızları, erlerinin karıları
bundan ötürü ağlayıp sızlandılar.
Bunların ağlayıp, sızlanmalarını büyük Gök Tanrısı dinledi. (10)
Büyük tanrıça Aruru (11) çağırıldı:
“Ey Aruru, sen büyük Anu’yu yarattın. Şimdi onun rakibini yarat!
O istediği denli Gılgamış’a karşı dursun.
Bu iki yiğitin birbirlerine karşı güçlerini ölçmelerinden
Uruk şehri soluk alsın!”
Tanrıça Aruru bunu duyar duymaz
Gök Tanrısının rakibini kalbinde yarattı.
Aruru ellerini yıkadı; bir parça çamur koparıp yazıya attı.
Ve yazıda yiğit Engidu’yu yarattı.
Çamurdan yaratılan Engidu, demir gibi sertti (12).
Bütün gövdesi kıllarla kapkara olmuştu.
Kadın gibi uzun saçları vardı.
Saçının lüleleri tıpkı buğday başağı gibi filizlenmişti.
O, insan ve kent yüzü görmemişti.
Üzerinde, yazının hayvanları gibi bir giysi vardı.
Bu durumda ceylanlarla ot yiyor,
Yabanıl hayvanlarla itişe kakışa suvata (13) iniyor;
Suyun kalabalığıyla (14) gönlü açılıyordu.
Günün birinde suvatın karşı yakasında bir avcıya,
Bir tuzak (15) kurana rasgeldi.
Birinci, gün, ikinci gün
Ve üçüncü gün suvatın karşısında ona rasladı.
Onu gören avcının yüzü dondu;
hayvanlarıyla olduğu yerde saklandı;
Korkudan titremeye tutuldu; sesi soluğu kesildi,
İçini sıkıntı bastı; çehresini bulut kapladı;
Gönlünü gam, üzünç sardı;
Yüzü uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne döndü.
Avcı, konuşmak için ağzını açıp babasına dedi:
“Baba, dağdan bir adam geldi. Bu yörenin en güçlüsüdür.
Gökten inen yoğun cevhere (16) benzer.
Gücü büyüktür, hep dağda dolaşıyor.
Her zaman yabanıl hayvanlarla ot yiyor.
Ayağı suvatın karşı yakasından hiç eksilmiyor.
Korkudan ona yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları (17) doldurdu.
Gerdiğim ağları yerden koparıp çıkardı.
Kırın kalabalığını, (18) avı elimden kaçırıyor,
Kırdaki işime engel oluyor.”
Babası konuşmak için ağzını açıp avcıya dedi:
“Biliyor musun oğlum, Gılgamış Uruk’ta oturuyor.
Onu yenecek kimse yoktur. Gökten inen yoğun cevhere benzer.
Gücü büyüktür. Ona, krala yüzünü dön!
Güçlü adam hakkında ona bilgi ver.
O sana bir fahişe versin. Onu kıra götür.
O kadın, bu adamı orada, güçlü bir adam gibi yensin.
Yabanıl hayvanlar suvata yaklaştıklarında,
O kadın giysisini atsın ve o da zevke dalsın.
Kadını görür görmez, ona yaklaşacaktır:
Fakat kırlarda onunla birlikte yürüyen hayvanlar,
Onu yadsıyacaklardır.”
Babasının öğüdü üzerine kalkıp, avcı yaya olarak Gılgamış’a gitti.
Yolunu tuttu, Uruk’un ortasında durdu:
“Gılgamış, beni dinle ve bana öğüt ver! Dağdan bir adam geldi.
Bu, ülkenin en güçlü adamıdır.
Gökten inen yoğun cevhere benzer; gücü büyüktür.
Her zaman dağda dolaşıyor, hep yabanıl hayvanlarla ot yiyor,
Ayağı suvatın karşı yakasından hiç eksilmiyor.
Korkudan ona yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları doldurdu.
Gerdiğim ağları yerden çıkarıp kopardı…
Kırın kalabalığını, avı elimden kaçırıyordu.
Kırdaki işime engel oluyordu!”
Gılgamış, ona, avcıya dedi:
“Ey avcı, git; yanında bir fahişe, bir orospu görür!
Yabanıl hayvanlar suvata yaklaştıklarında,
Kadın, giysisini atıp şehvetini kabartsın;
kırlarda onunla büyüyen hayvanlar, onu yadsıyacaklardır.”
Avcı gidip yanına bir fahişe, bir orospu aldı.
Bunlar doğru gidecekleri yerin yolunu tuttular.
Üçüncü günde belli yere vardılar.
Avcı ve fahişe yerlerine oturdular.
Bir gün, iki gün suvatın karşısında beklediler.
Hayvanlar gelip suvatta su içtiler.
Su kalabalığı geldi (19) ve yüreği rahatladı.
Ne de olsa Engidu, dağda yaşadığı için,
Ceylânlarla ot yiyor, su kalabalığıyla yüreği rahatlıyordu.
Orospu bunu, bu yabanıl adamı,
Kırda dolaşan bu cellat (20) herifi gördü.
“Orospu! İşte budur. Göğsünü gevşet,
Kucağını zevkine aç, dalsın! Korkma!.. Onun saldırısını karşıla.
Bir kez seni görür görmez sana yaklaşacaktır.
Üstünde yatması için giysini aç.
O yabanıla kadınlık becerini göster.
Kırlarda onunla büyüyen hayvanlar onu yadsıyacaklardır.
Onun tutkusu (21) senin üstünde zevke doyamayacaktır.”
Orospu, göğsünü gevşetti. Kucağını açtı.
Ve o, kadının zevkine daldı.
Kadın korkmadı. Onun saldırısını karşıladı.
Üstünde yatması için giysisini açtı.
Yabanıl adama kadınlık becerisini gösterdi.
Onun tutkusu kadının üstünde zevke doymadı.
Engidu, altı gün, yedi gece uyanık kalarak
Nefsine uyarak orospuyla bir oldu.(22)
……………………………………………(23)
Engidu’yu gören ceylânlar mertleyip (24) kaçtılar.
Artık kırın hayvanları onun yanından uzaklaştılar.
Hayvanların ondan uzaklaştığı sırada, Engidu,
Bedeni bağlanmış gibi ürperdi. Dizleri tutmadı.
Engidu zayıf düştü. Yürüyüşü eskisi gibi değildi.
Sonra aklı başına geldi; işi anladı.
Geri dönüp orospunun dizlerine oturdu,
Onun yüzüne bakarak sözlerine kulak verdi.
Orospu ona, Engidu’ya dedi:
“Engidu sen bilgesin, sen bir tanrı gibisin!
Neden bu kalabalıkla kırda dolaşıyorsun?
Gel, seni Uruk’a, Anu’nun, İştar’ın evi olan
Görkemli tapınağa götüreyim. Gılgamış’ın olduğu yere,
Gücü tam olan adamın, yabanıl boğa gibi
İnsanlara zorbalık eden yiğitin yanına.”
Fahişenin bu sözleri Engidu’nun hoşuna gitti;
Bilge gönlü bir arkadaşa gereksinim duydu.
Engidu ona, orospuya dedi:
“Gel orospu, beni birlikte götür!
Anu’nun, İştar’ın evi olan görkemli tapınağa;
Gılgamış’ın olduğu yere, gücü tam olan adamın,
Yabanıl boğa gibi insanlara zorbalık eden yiğitin yanına.
Ben ona meydan okumak istiyorum.
Yiğit gibi konuşmak istiyorum.
Uruk’a gidince Uruk’un yazgısını değiştiririm.
Kırda doğanın gücü yamandır!”
“Gel, bırak gidelim. O, senin yüzünü görsün.
Sana Gılgamış’ı göstereyim.
Onun nerede olduğunu çok iyi biliyorum.
Engidu, Uruk’a gel. Süslü kemerler kullanan insanların yanına!
Her gün orada bir bayram kutlanır.
Neşe yaratan genç oğlanların,
Görülmeye değer genç kızların oldukları yere.
Zevk onlardadır; tam neşe içindedirler.”
(Bir satır eksik)
“Engidu, sana yaşamı seven,
Acıdan zevk alan Gılgamış’ı göstermek isterim.
Onu gör, onun yüzüne bak: O, erkek güzelidir.
Tam güçlüdür; senden güçlüdür. Gece gündüz dinlenmesi yoktur.
Engidu, kıskançlığını bırak!
Ona, Gılgamış’a, sevgiyi Şamaş (25) gösterdi.
Onun aklını düşüncesini Anu, Enlil ve Ea (26) genişlettiler;
Sen o dağdan gelmezden önce, Gılgamış seni düşünde gördü;
Düşünü yorarak kalktı, anasına anlattı:
“Aman ana, ben bu gece bir düş gördüm.
Bütün gücümle adamların arasından geçip ileri gittim.
Orada gökyüzünün yıldızları birdenbire yere döküldüler.
Göktaşı gibi yukardan aşağı üstüme düştü.
Onu kaldırmak istedim. Bana ağır geldi,
Kımıldatmak istedim, kımıldatamadım.
Uruk halkı oraya toplandı.
Erkekler onun ayaklarını öptüler ve ben,
O bir karıymış gibi, üzerinde ondan zevk aldım (27).
Orada kendi kendime zorladım. Onlar bana yardım ettiler.
Onu kaldırdım ve sana getirdim.”
Her şeyi öğrenen Gılgamış’ın anası, Gılgamış’a anlattı:
“Gılgamış, bu açık bir şeydir.
Kırda sana benzer biri doğmuştur. Onu dağlar yetiştirmiştir.
Senin onu görür görmez, bir karıymış gibi üzerinde
Ondan zevk aldığın adam, senden asla ayrılmayacaktır.
Adamlar onun ayaklarını öpecektir. Sen onu kucaklayacaksın.
Onu bana getireceksin! O, güçlü Engidu’dur.
Dar zamanda arkadaşa yardım eden bir yoldaştır.
Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür.
Gökten inen yoğun cevhere benzer. Gücü büyüktür.
Senin, karı gibi, üstünde zevk aldığın o adam,
Senden hiç ayrılmayacaktır.”
Gılgamış uyumak için yattı ve başka bir düş gördü.
Anasına anlattı:
“Aman ana, başka bir düş gördüm.
Karışık şeyler gördüm.
Uruk’ta yolun ortasında bir balta yatıyordu.
Bunun çevresine toplanmışlar; halk da oraya zorluyordu.
Bu baltanın görünüşü şaşırtıcıydı.
Ona baktığımda sevindim.
Onu severek, bir karıymış gibi,
Onun üzerinde ondan zevk aldım ve yanıma koydum.”
Bilge, bütün bilimleri bilen Ninsun (28), oğluna dedi:
“Gılgamış, senin o adamı görmenin,
O bir karıymış gibi onun üzerinde, ondan zevk almanın anlamı,
Onu sana denk tutacağımı gösterir.
Bu, yine güçlü Engidu’dur,
Dar zamanda arkadaşa yardım eden bir yoldaştır.
Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür.
Gökten inen yoğun cevhere benzer, gücü büyüktür!”
Gılgamış bir daha anasına dedi:
“Bu, bana büyük bir pay olarak düşsün!
Bir arkadaş kazanmak isterim, bir yoldaş!”
(Bir satır eksik)
Ve Gılgamış düşleri yordu.
“Gel bakalım, yaş yerden kalk!”
Fahişe böylece Engidu’ya anlattı.
Hayvanların su içtikleri yerde ikisi yalnız kalmışlardı.

________________________

MUSTAFA RAMAZANOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI:

(3) Savaş ve aşk tanrıçası İştar’ın tapınağı.
(4) Pişmiş tuğla, güneşte kurumuş tuğla olan kerpiçten daha değerliydi. Pişmiş tuğla öteki tuğlaların kaplaması olarak kullanılırdı.
(5) Bu yedi bilge, yerin altında bulunan tatlı su okyanusunun tanrısı Ea’nın öğrencileridir. Bunlar yeryüzüne çıkıp insanoğluna bilim ve bilgelik öğrettiler: Çok eski bir söylenceye göre de Sümer ülkesinin krallarıydılar.
(6) Etice yazmadaki bu yerde, Etilerin iki baştanrısından biri göğün Güneş Tanrısı, öteki de Fırtına Tanrısıdır. Burayı Babil mitolojisine, Babil anlayışına göre değiştirmeye çalıştık. (Prof. Landsberger)
(7) Endaze: 60 cm; karış: aşağı yukarı 20 cm.
(8) Bizim hep “ağılı bol Uruk” diye çevirdiğimiz tümce, daha doğru olarak, “Koyun ağıllarının kenti olan Uruk” diye çevrilmeliydi. “Bol ağıl” Uruk kentine göndermedir. Bu sıfat, Uruk’un Tanrıçası olan İştar’a adanmış kutsal koyun sürülerini anıştırıyor.
(9) Gılgamış’ın taşıdığı yüksek krallık niteliklerinden biri olan çobanlıkla, yaptığı zulüm bağdaşmadığından, burada kendisiyle alay ediliyor.
(10)Yakınmalar doğrudan doğruya büyük tanrılara yapılmadığından, daha küçük tanrıların aracılığına başvuruluyor, bunların aracılığıyla yapılan yakınmaları, ulu tanrılar dinlemiş oluyor.
(11) Büyük ana tanrıçalardan birinin adıdır.
(12) Aruru, kendisinin eskiden yarattığı Gök Tanrısı Anu’nun biçimini ruhunda canlandırıyor, sonra çamuru yazıya atarak bir büyü yapıp, ruhunda canlandırdığı bu biçimi gerçekleştiriyor. (Prof. Landsberger)
(13) Suvat: hayvanların sürekli su içebildikleri bir su kıyısındaki, en çok da ırmak kıyısındaki düzlük yer.
(14) Çok su içiyor olsa gerek (?).
(15) Avcı tuzak ya da kapan kurduğuna göre, yanındaki hayvanların, bu tuzak ya da kapana bağladığı hayvanlar olması gerekir. Çünkü avlanacak hayvanlar ne türdense, o tür ya da başka tür hayvanlardan biri kapanın ve tuzağın yanına bağlanır.
(16) Biz bunu, yoğun bir cevher olan göktaşı olarak yorumluyoruz. Bu, en büyük gücün simgesidir.
(17) Tuzakları.
(18) Yabanıl hayvanları. (Prof. Landsberger)
(19) Belki içtiği bol su.
(20) Çevik, yiğit, açıkgöz, yaramaz anlamlarına gelir. Adam boynu vuran cellatla bir ilgisi bulunma olasılığı da vardır.
(21) Burada “ad değişimi” (metonomasie) vardır. (Prof. Landsberger)
(22) Mütercim Mustafa Ramazanoğlu bu satırda “Allah’ın emri olmak” deyimini kullanmış, ve “Cinsel ilişkide bulunmak ve yatmak sözcüklerinin karşılığıdır. Halk dilinde çok kullanıldığından bunu ötekilere yeğledim. Özgün metinde de yasal ilişkide bulunmuşlar gibi görülmektedir,” demektedir… Kastettiği halkımızın kız isterken kullandığı “Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle” ifadesidir. Ancak buradaki “Allah’ın emri” “meşru izdivac – resmî evlenme”yi kasteder, “Peygamber’in kavli” de, onun koyduğu esaslar üzerine yapılan evliliktir. Bir orospu ile cinsi münasebet, her nekadar metinde “yasal ilişki” dese de, ALLAH adı kullanılarak, meşrulaştırılamaz. Aynı husus, daha sonra gelecek homoseksüel istek için de geçerlidir. O yüzden mütercimin müsamahasına sığınarak “Allah’ın emri” ifadesini, “nefsine uyma” tabiriyle değiştirdik.
(23) Dr. Albert Schott’un çevirisine koyduğu eski Babil yazmasına ait 45. satırın, anlam bütünlüğünü bozması nedeniyle çevirmedim. Prof. Landsberger bu satırı çıkarmamı salık verdi..
(24)Ceylânların, geyiklerin, yağmurcaların birdenbire sıçramalarına “mertlemek” denir.
(25) Güneş Tanrısı.
(26) En yüksek tanrılar.
(27) Burada Schott’un çevirisi, özgün metne göre değiştirilmiştir. Bu değişikliğin nedeni, burada eşcinsel ilişkiye değinilmesidir. Çünkü olay yanıltıcıdır. Destanı düzenleyen sanatçının anlattığı düş, sanatta gösterdiği en büyük özelliğidir. Sanatçı, Gılgamış’a kösnül bir düş gösteriyor; o da bu düşü, bir çocuk saflığıyla anasına anlatıyor. Bu örge, birinci düşte, destanın yalnızca en son yazmasında bulunuyor. Schott’un metniyse, en son yazma olan eski Babilce metinden çevrilmiştir. (Prof. Landsberger)
(28) Gılgamış’ın anası.

 

İKİNCİ TABLET

Engidu fahişenin karşısına oturdu. O, onun sözcüklerini dinledi
Ve anlattıklarına kulak verdi. Kadının öğüdü yüreğine işledi.
Kadın bir giysi çıkardı: Birini ona giydirdi,
Öbürünü kendisine alıkoydu;
Kadın onu bir ana gibi elinden tutup çobanların sofrasına,
Hayvanların ağılına götürdü.
Onun, yurdu dağlar olan Engidu’nun,
Önceleri ceylânlarla ot yiyen adamın,
Kalabalığın sütünü emenin, şimdi önüne yemek koydular.
O, utanarak gözünü dikiyor, bakıyordu.
Engidu ekmek yemesini bilmiyor, içki içmesini anlamıyor!
Fahişe ağzını açıp Engidu’ya dedi:
“Engidu, ekmek ye! Bu, yaşamın koşuludur!
İçki iç! Bu, ülkenin göreneğidir!”
Engidu, doyuncaya dek ekmek yedi. Yedi küp içki içti.
İçi açıldı, neşe buldu. Yüreğine açıklık geldi, yüzü parladı.
Kıllı, pis gövdesini sıvadı, kendi kendini yağladı (29), İnsana döndü.
Sonra bir giysi giydi, artık adam oldu.
Arslanların üstüne yürümek için silâhını aldı.
Çobanlar geceleri uykuya daldı.
Kurtları yakaladı, arslanları kovaladı.
Eski bekçiler rahat ettiler.
O, güçten üstün insan, o erkeklerin bir tanesi Engidu,
Bunlara bekçi oldu.
(14 satırlık boşluk… Engidu fahişeyle birlikte)

Engidu, orospu ile eğlenirken gözlerini kaldırdı
Ve bir adam gördü. Fahişeye seslendi:
“Yosma! Adam buraya gelsin! O ne diye geldi?
Söyleyeceğini dinlemek isterim!”
Fahişe adamı çağırıp ona yaklaştı,ona dedi:
“Adam, nereye acele ediyorsun? Yorulman neye yarar?”
Adam ağzını açıp Engidu’ya dedi:
“Benimle birlikte kız evine (30) gel!
Nişanlı seçmek için herkesin evi Uruk kralına daima açıktır.
Nişanlı seçmek için herkesin evi,
Uruk kralı olan Gılgamış’a daima açıktır.
O, evlenecek olanlarla önce kendisi yatar, sonra da koca. (31)
Tanrısal yasaya göre bu, tanrının bir buyruğudur.
Bu buyruk kendisine göbeğinin bağı kesilir kesilmez verilmiştir.” (32).
Adamın sözü üzerine benzi sarardı…
(Dokuz satırlık boşluk)

Engidu önden gidiyor, orospu onun arkasından.
O, Uruk’a girince halk çevresine toplandı.
Uruk’ta caddenin ortasında durunca, insanlar başına biriktiler
Ve ondan şöyle söz ettiler:
“O, aşağı yukarı Gılgamış’a benzer. Bedence daha ufaktır;
Ama, kemikleri onunkinden daha güçlüdür.
(Bir satır eksik)
Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. O, kalabalığın sütünü emmiştir.”
(Bir satır eksik)
Zayıf yavrucuklar gibi ondan korkmalarına karşın, adamlar rahatladılar,
“O yiğite karşı, gösterişi yaman bir yiğit alandadır.
Gılgamış’a karşı tanrıya benzer, onun (33) bir eşi alandadır!
İşhara’ya (34) özgü bir yatak hazırlanmıştır.
Gılgamış’ın onun yanında kalması için.
Bu gece onunla ‘Allahın emri’ olacaktır” (35)
Gılgamış yaklaştığında, Engidu caddenin ortasına dikildi.
Gılgamış’a yolu kapamak isteyip, onu yatak odasına bırakmadı.
(Yedi satır eksik)

Gılgamış kırda büyüyen, gür saçlı, ele avuca sığmaz Engidu’ya baktı:
Kendi kendisine yol açtı ve üstüne yürüdü.
Kentin alanında birbirleriyle karşılaştılar.
Engidu kapıyı ayağıyla kapayıp Gılgamış’ı içeri bırakmadı.
Bunun üzerine boğalar gibi böğürerek kapıştılar:
Kapının direklerini paramparça ettiler. Duvar yerinden sarsıldı!
Gılgamış ve Engidu,
Evet, boğalar gibi böğürerek birbiriyle kapıştılar.
Kapının direklerini paramparça ettiler. Duvar yerinden sarsıldı!
Gılgamış diz üstü yere düşünce, öfkesi indi ve göğsünü geri çekti.
Gılgamış göğsünü çeker çekmez, Engidu ona, Gılgamış’a dedi:
“Anan olan, ağılın yabanıl ineği, Tanrıça Ninsun (36),
Seni bir tane doğurdu.
Başın adamların tepesini aşmıştır!
Enlil senin alnına insanların krallığını yazmıştır!
Gücün evrenin beylerinden üstündür.”
(On satırlık boşluk)

Birbirini öptüler ve arkadaş oldular.
(Görünüşe bakılırsa bundan sonraki 14 satırlık boşluğun sonuna doğru,
Gılgamış’ın Engidu’yu, bir oğul olarak kendi anasına götürmüş
olmasından söz ediliyor. Gılgamış, Engidu’dan şu biçimde söz ediyor:)

“Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür.
Gökten inen yoğun cevhere benzer, gücü büyüktür!
Kimse karşısında duramaz. Ona lûtfunu göster.”
Gılgamış’ın anası oğluna dedi,
Ninsun, yabanıl inek, Gılgamış’a dedi: “Oğlum….
(Üç satır eksik)
(Engidu’nun hep korumakta olduğu biçiminden ötürü, Ninsun’un
şaşkınlığını belli ettiği anlaşılıyor. Bundan sonraki beş satırsa,
Gılgamış’ın yanıtlarını oluşturabilir.)

“Onunla yukarı, aile ocağının kapısına gitti.
O, bana karşı pek çok kışkırtıldı.
Engidu’nun babası ve anası yoktur.
Onun dağınık saçları hiç kesilmemiştir.
O, kırda doğduğundan kimse onu eğitmemiştir.”
Engidu orada durdu ve onun söylediklerini dinledi.
Gözleri yaşla doldu.
Söylenenler kendisine pek dokunduğundan acı acı içini çekti.
Gılgamış, yüzünü ona çevirip,
Oturdukları yerde birbirleriyle kucaklaştılar;
Âşıklar gibi eller birbirinin üstüne kondu
Ve Gılgamış, Engidu’ya dedi:
“Dostum, neden gözlerin yaşla dolu?
Söylenenler sana dokunduğu için mi acı acı içini çektin?”
Engidu ağzını açıp Gılgamış’a anlattı:
“Dostum, bir acı boğazımı sıkıyor. Kollarım uyuştu, gücüm azaldı.”
Gılgamış, ağzını açıp Engidu’ya dedi:
(Altı satır eksik)

“Ejder yapılı Humbaba ormanda oturuyor.
Sen ve ben onu öldürüp şu belâyı ülkeden kaldıralım.
Kendimize katran ağaçları devirelim.”
(Dört satır eksik)

Engidu, ağzını açıp Gılgamış’a dedi:
“Dostum, ben dağlarda deneyimliyim;
Yabanıl hayvanlarla oralarda dolaştım.
Ormanın uzaklığı iki kez on bin saat çeker.
Yukarıya, onun içine dalacak kimdir? Humbaba…
Onun böğürtüsü tufandır, evet,
Onun soluğu ateş, saldırısı ölüm.
Neden ötürü böyle şeyleri yapmaya yeliyorsun? (37)
Humbaba’nın oturduğu yer için
Savaşan hiçbir kimse ona karşı dayanamaz!”
Gılgamış, ağzını açıp Engidu’ya dedi:
“Katransa, ben bunun dağına çıkmak istiyorum.
Bu dağ geniş ormanın ortasında bulunuyor.
(Üç satır eksik)

Humbaba’nın bulunduğu ormana gitmek istiyorum.
Savaşta bir balta bana yeter. Sen burada yalnız kal,
Ben oraya gideceğim.”
Engidu, ağzını açıp Gılgamış’a dedi:
“Oraya nasıl gidebiliriz… Katran ormanına?
Gılgamış, onun bekçisi bir savaşçıdır. Hiçbir zaman ımızganmaz. (38)
(İki satır eksik)

Enlil onu, katranları korusun diye İnsanların başına belâ kılmıştır.
Her kim yukarı, ormana çıkarsa, kötürüm olur.”
Gılgamış, ağzını açıp Engidu’ya dedi:
“……………………………………………..” (39)
“Güneş gökyüzünde durdukça tanrılar sonsuza dek yaşarlar.
Ancak, insanın günleri sayılıdır.
Onların ettikleri hep havadır.
Sen daha buradayken ölümden korkuyorsun.
Yiğit ruhundaki gücün sana yararı ne?
Öyleyse, seni ben götüreyim de, ağzın bana:
“İleri git! Korkma” diye çağırsın.
Kendim ölürsem adımı yükseltirim,
‘Ejder yapılı Humbaba’nın düşmanı Gılgamış ölmüştür,’ derler.”
(Sekiz satır eksik)

“Katran devirmek için elimi bulaştırmak istiyorum.
Kendim için bir ad bırakmak istiyorum.
Şimdi dostum, silâhçı ustasına gitmek istiyorum.
Silâhlar gözümüzün önünde dövülsün.”
Elele verip silâhçı ustasına gittiler.
Ustalar oturup birbirleriyle danıştılar.
Büyük baltalar dövdüler. Üç okkalık nacaklar dövdüler.
Yalımı iki okkalık büyük kılıçlar dövdüler.
Kabzaların başı on beş okkalık,
Kılıçların kını on beşer okkalık; altından.
Gılgamış ve Engidu, her biri 300 okkalık silâhlar taşıdılar.
Adamlar, Uruk kentinin yedi sürgülü kapısına vardılar;
Halk bir araya birikti; Uruk sokaklarına neşe saçıldı.
Gılgamış, Uruk sokaklarında halkın neşesine tanık oldu.
O, karşısında oturan halka seslendi:
“Ben, ejder yapılı Humbaba’ya gitmek istiyorum.
O söylenen şeyi, ben Gılgamış, görmek istiyorum!
Onun adı ülkelere yayılmıştır.
Katran ormanına koşmak istiyorum.
Uruk çocuğunun nasıl güçlü olduğunu bütün ülkeye anlatayım.
Katranları devirmek için elimi bulaştırayım.
Kendim için sonsuzlaşacak bir ad yapayım!”
Uruk mahallesinin yaşlıları dönüp Gılgamış’a dediler:
“Gılgamış, sen genç olduğundan,
Gönlün seni böylesine ileri götürdü.
Sen burada ne yaptığını bilmiyorsun.
Bizim işittiklerimiz, Humbaba’nın çok acayip olduğudur.
Onun silâhının karşısına çıkacak olan kimdir?
Orman iki kez on bin saat uzaklık çekiyor.
Yukarı çıkıp onun içine girecek olan kimdir?
Humbaba, onun böğürtüsü tufandır, evet,
Enun soluğu ateş, onun saldırısı ölüm.
Neden dolayı böyle şeyleri yapmaya heves ediyorsun?
Humbaba’nın oturduğu yer için savaşan hiçbir kimse ona dayanamaz!”
Gılgamış, öğütçülerinin sözünü dinledikten sonra,
Gülümseyerek gözlerini arkadaşına dikti (40).
(Dokuz satır eksik)

“Korucuyu meleğin seni sıkıntılardan kurtarsın;
Barış içinde Uruk kıyısına (41) dönmen için sana kılavuz olsun!”
Gılgamış, diz çöküp elini kaldırdı:
“Söyledikleriniz yerini bulsun. Şimdi gidiyorum.
Şamaş!.. Ellerimi sana kaldırıyorum:
Oraya varınca canım sağ esen kalsın!
Beni Uruk kıyısına geri döndür! Gölgeni üstümden eksik etme!”
Bundan sonra Gılgamış, arkadaşını çağırdı,
Falına onunla birlikte baktı. (42)
(Yedi satır eksik)

Gılgamış’ın gözlerinden yaşlar boşandı:
“Hiç gitmediğim bir yol. Sonu belli olmayan bir yolculuk.
Burada sağ esen kalırsam seni gönlüme göre sevmiş olurum.
Kendimi senin zevkine kaptırmak isterim,
Seni tahtlara geçirmek isterim.”
Artık köleler silâhlarını getirdiler.
Büyük kılıçları, yayı, sadağı eline teslim ettiler.
Baltaları aldı, sadağı ve Anşan (43) yayını bir yanına astı,
kılıcı kemere taktı. Yolda yürümeye başladılar.
İnsanlar Gılgamış’a sordular:
“Sen ne zaman kente geri döneceksin?”

__________________________

MUSTAFA RAMAZANOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI:

(29) O zamanlar insanlar güzel kokulu yağlarla bedenlerini yağlarlardı. (Prof. Landsberger)
(30) Ev diye çevirdiğim sözcük, iki yerde geçmektedir, anlaşılması da güçtür.
(31) Burası yeterince açık değildir. Bazı dilbilimciler bunu “ius primae noctis” (ilk gece hakkı) diye yorumluyorlarsa da, bu yorum genellikle kabul olunmuş değildir.
(32) Çocuk doğduktan sonra, göbeğinin bağı üzerinde fal bakılmış olsa gerek.
(33) Gılgamış’ın.
(34) Yerli olmayıp Sümer panteonuna sonradan girmiş bir tanrıça.
(35) Mütercim, Gılgamış’ın İşhara ile resmen evlenme hazırlığı akla geldiği için “Allah’ın emri” ifadesini kullanmış.
(36) Yabanıl inek görünümünde bir tanrıçadır. (Prof. Landsberger)
(37) Yelmek, heves etmek anlamına gelir. Bazan bağlanma, kapılanma anlamında
da kullanılır. (ÇN)
(38) Hafif uyumak, şekerleme yapmak. (ÇN)
(39) Bu satır anlaşılmıyor. (Prof. Landsberger)
(40) Gılgamış’ın Engidu’ya söyledikleri, ne yazık ki kaybolmuştur.
(41) Uruk, Fırat kıyısında olduğundan böyle bir dilekte bulunulmuştur.
(42) Faldan, işin uğursuz gideceği anlaşılıyor.
(43) Eski Elâm devletine ait bir yer. Bugünkü Batı İran’da.

 

ÜÇÜNCÜ TABLET

Yaşlılar Gılgamış’a çok saygı gösterdiler.
Yol hakkında ona öğüt verdiler:
“Gılgamış, gücüne güvenmemelisin. Onu bırak yoluna gitsin,
Sen kendi kendini koru!
O orada keçi yolunu bilir; arkadaşı kollar;
Engidu orada senden önde gitsin.
O, yolu gördü, yoldan geçti.
Ormana giden yoldan, dağların geçidinden.
O, Humbaba’nın bütün gizli yollarından geçti.
Böylece önde giden arkadaşını korur.
Onu bırak yoluna gitsin, sen kendi kendini koru.
Şamaş seni dileğine kavuştursun!
İşittiklerini sana gözlerinle göstersin! O, sana kapalı olan yolu açsın!
Yolu senin adımına açsın! Dağı senin ayağına açsın!
Seni hoşnut eden şeyi, gecen sana getirsin! (44)
Lugalbanda (45) başarıda sana yardım etsin!
Bir çocuk gibi başarına kavuş!
Humbaba’nın, kıyısında uğraşacağın ırmağında ayaklarını yıka!
Akşam molanda bir kuyu kaz.
Kırbanda (46) her zaman temiz su bulunsun.
Samaş’a soğuk su sun.
Her zaman Lugalbanda’yı anımsa!
Engidu arkadaşı, yoldaşı korusun.
(anlaşılmaz bir sözcük) … kadar kendisi getirsin.
Hepimiz birden kralı sana teslim ediyoruz;
Sen de yurda dönerken kralı bize teslim et!”
Engidu ağzını açıp Gılgamış’a dedi:
“Sen karar verdin, artık yürü. Yüreğin korkusuz olsun.
Yalnızca bana bak! Hasmın oturduğu yeri,
Humbaba’nın üzerinde dolaştığı yolları, iyi biliyorum.
Yola çıkmamızı buyur, onlardan (47), buradan ayrıl!”
Gılgamış, ağzını açıp Uruk’un yaşlılarına dedi:
(Dört satır eksik)

“Size söylediklerimi, benimle gidecek olan Engidu’yla birlikte yapacağım.
Öğütlerinizi sevinerek gönülden dinledim.”
Yaşlılar onun bu sözlerini dinledikten sonra, yiğitlere yol açtılar;
“Yürü Gılgamış, işin uğurlu olsun! Koruyucu tanrın yanında gitsin!
O seni başarıya erdirsin!”
Gılgamış, ağzını açıp Engidu’ya dedi:
“Gel arkadaşım, büyük saraya gidelim, büyük kraliçe Ninsun’un huzuruna.
Ninsun’un vereceği akıllıca öğüt, ayaklarımıza doğru yolu gösterir.”
Gılgamış’la Engidu, elele verip büyük saraya,
Büyük kraliçe Ninsun’un huzuruna çıktılar.
Gılgamış çıktı ve Ninsun’un yanına girdi:
“Ninsun ben güçlendim; yeni bir şey başarmak istiyorum:
Humbaba’nın yanına, uzak bir yola yürüyeceğim.
Bilmediğim bir savaşa atılıyorum, bilmediğim bir yola çıkıyorum.
Benim gidip geri dönmem, katran ormanına varmam,
Ejder Humbaba’yı öldürmem,
Şamaş’ın nefret ettiği o belâyı ülkeden temizlemem
İçin gereken zamanı, benim hesabıma Şamaş’tan dile!
Onu öldürüp katran ağacını ben devirince,
Ülkenin yukarısında, aşağısında barış olsun!
Utku belgisini senin önünde dikeyim.”
Kraliçe Ninsun, oğlu Gılgamış’ın sözlerini acıyla dinledi:
(On dört satırlık boşluk)

Ninsun odasına girdi.
(Bir satır eksik)
O, bedenine yaraşan bir giysi giydi,
Göğsüne de yaraşan bir mücevher taktı.
O, kemer ve krallık tacını koydu.
Merdivene basıp damın üstüne çıktı.
Kurban yerine çıkarak tütsü yapıp Şamaş’ın önüne koydu.
Tütsüsünü yakıp Şamaş’ın huzurunda kollarını kaldırdı:
“Neden oğlum Gılgamış’a coşkun bir yürek verdin,

Neden savaşa şimdi de o gitsin diye onu ileri ittin?
Humbaba’nın yanına, uzak bir yol yürüyecek.
O, bilmediği bir savaşa atılıyor, bilmediği yollarda yolculuk ediyor!
Onun gidip geri dönmek, katran ormanına varmak,
Ejder Humbaba’yı yok etmek,
Senden nefret eden o kötüyü ülkeden temizlemek zamanını
Gılgamış’ın yoluna baktığın günde,
Seni seven o nişanlı, Aya, sana anımsatsın!
Onu gecelerin bekçilerine, yıldızlara,
Akşamları baban Aya da ısmarla.”(48)
(On iki satırlık bir boşluktan sonra, aşağıdaki anlaşılması güç sözcükler geliyor:)

O, tütsüyü söndürüp kötü ruhları dağıtma duasını okudu.
Haber vermek için “Engidu,” diye çağırdı:
“Benim kucağımda yetişmeyen güçlü Engidu!
Şimdi seni oğulluğa kabul ettim.
Gılgamış’ın armağanları olan, büyük rahipler, tapınak kızları
Ve tapınım töreni hizmetçileriyle birlikte kabul ettim.”
Ninsun, Engidu’nun boynuna bir muska astı.
(84 satırlık bir boşluk)

Yaşlıların Engidu’ya ikinci seslenişleri:
“Engidu, arkadaşını kolla, yoldaşını koru, …… (49)Onu kendin getir!
Hepimiz birden kralı sana teslim ediyoruz,
Sen de yurda dönerek kralı bize teslim et.”
(Tabletin gerisi kırıktır.)

 

DÖRDÜNCÜ TABLET

(Bu tabletin ilk dört buçuk sütunu -bütün tablet altı sütundan oluşmaktadır-
herhalde kralın ve arkadaşının katran ormanına gidişlerinden söz ediyordu.
Ama, bu sütunlardan ancak kırık bir parça kalmıştır. Bu parça, ikisinin başından
her gün geçenleri sık sık betimlemektedir.)

İki kez yirmi saatten sonra hafif bir yemek yediler.
İki kez otuz saatten sonra kendi kendilerini akşam dinlenmesine çektiler.
İki kez elli saati bütün bir günde yürüdüler.
Bir ay üç günlük yolu üç günde kestirdiler.
Akşam dinlenmesine bir kuyu kazdılar. (50)
(Burada 200′den çok satır yitmiştir. Geri kalan parçada yineleme vardır.
Bu yinelemeden anlaşıldığına göre, Gılgamış’la Engidu ormanın kapısına
gelmişlerdir. Bir bekçi, Humbaba’nın diktiği kocaman kapıyı beklemektedir.
Gılgamış’la Engidu,
onunla başa çıkıp çıkmayacakları konusunda duraksamış
olmalılar ki, Engidu ona şunları söylüyor:)

“Uruk’ta ne dediğini anımsa!
Uruk’un çocuğu Gılgamış, sen öldürmek için yekin, (51) onun üstüne var!”
Ağzından çıkan sözleri duyar duymaz tam güveni arttı.
(Bundan sonraki belki Gılgamış’ın Engidu’ya söylediği sözlerdir.)

Onun savaşması ve bir de ormana dalıp bizden kaçmaması için
Hemen üstüne vardı. Hiçbir silâh işlemesin diye,
Giyinmek için yedi savaş giysisi hazırladı.
O anda yalnızca birini giydi, geri kalan altı kat giysiyi soyundu.
Bunlar yerde ayaklarının altında kaldı.
Ormanın kapısında duran bekçiyi yakalamak için,
Huysuz, yabanıl bir boğa gibi ileri atıldı.
O, birden bire bağırıp korkuya düştü.
Ormanların bekçisi bağırıp çağırdı!
Çocuğun babasını çağırması gibi, Humbaba’yı çağırdı.
(Buradaki 22 satırlık boşlukta, belki her iki yiğidin bekçiyi zararsız duruma
getirmiş olmaları ve Engidu’nun kapıyı nasıl açtığı anlatılmıştır.
Ondan sonrası şöyledir:)

Engidu, konuşmak için ağzını açıp Gılgamış’a dedi:
“Biz ormana inmeyelim. Kapıyı açarken elim tutmaz oldu.”
Gılgamış konuşmak için ağzını açıp Engidu’ya dedi:
“Biz şimdiye dek böyle üzüldük mü? Biz bütün dağları aşarak geldik.
Bununla birlikte hedef karşımızda duruyor.
Benim savaştan anlayan, savaş deneyimi olan arkadaşım,
Giysime dokunursan artık ölümden korkmazsın!
(İki satır çevrilememiştir.)
Elinin tutmazlığı gitsin! Vücudunun ağırlığı yok olsun!
Arkadaşım, koluma asıl, birlikte inelim. Gönlün savaşa doysun!
Ölümü unut, korkma!
Kendisini koruyan adam, arkadaşını da sağ tutsun!
İnsanlar ölünce kendilerine ad yaparlar!”
İkisi birden yeşil ormana vardılar.
Konuşmaları kesildi, sessiz durdular.

 

BEŞİNCİ TABLET

Ormana gözlerini dikip baktılar. Katranların yüksekliğine şaştılar.
Ormana girilen yola şaştılar.
Humbaba’nın geçtiği yerde bir ayak izi vardı.
Yollar iyi bir durumdaydı.
Büyük yol güzel yapılmıştı.
Onlar katran ağacı dağını görüyor,
Tanrıların oturduğu yeri, İrnina’nın (52) yüksek tapınağını.
Bu dağın önünde bir katran ağacı vardı.
Bu, pek gürdü; gölgesi çok hoştu, sevinçle doluydu.
Çalılar birbirine girmişti.
Büyük ormanın ağaçları da birbirine girmişti.
(56 satırlık boşluk)

İki yiğit Humbaba’yı beklediler, ama o gelmedi…
(6 satırlık boşluk)
Engidu ağzını açıp Gılgamış’a dedi:
“Humbaba’nın izini böyle bulabilir miyiz?
Bırak birbiri arkasına düşler görelim.
(Üç satır eksik)
Düşler üç kez görülmeli.”
(26 satırlık boşluk… Bu boşlukta, Gılgamış’ın gördüğü birinci düş anlatılmıştır.)

Engidu, ağzını açıp Gılgamış’a dedi:
(İki satır eksik)
“Düşün beni çok sevindirdi!”
Akşam dinlenmesine gitmek için birbirleriyle sözleştiler.
Gece yarısı onun (53) uykusu kaçtı, düşünü Engidu’ya anlattı:
“Arkadaş, nasıl? Sen beni uykumdan ne diye tedirgin ettin?
Ben niçin uyanığım?
Engidu, arkadaş, ben bir düş gördüm…
Sen beni uykumdan tedirgin ettin?
Ben niçin uyanığım?
Birinci düşümün üstüne, ikinci düşüm göründü;
Derin dağ diplerinde duruyorduk, hemen dağ devrildi…
Beni yere yıktı. Dağ ayaklarımı yakaladı ve onları bırakmadı.
Biz onun karşısında küçük saz sinekleri gibi kaldık…
Öyle aydınlıktı ki!
Bana bir adam göründü. Ülkede en güzel oydu. Pek güzeldi.
O beni dağın altından çekti, bana su içirdi. (54)
Yüreğim ferahladı. Ayaklarımı yere değdirdi.”
Kırda doğan Engidu, arkadaşına dedi, Engidu düşü yordu.
“Arkadaş, düşün güzeldir, pek iyi bir düştür.
Arkadaş, gördüğün dağ Humbaba’dır. Humbaba’yı yakalayacağız;
Onu öldüreceğiz ve ölüsünü dışarı tarlaya atacağız.
Yarın her şey sona erecek!”
İki kez yirmi saatten sonra hafif bir yemek yediler.
İki kez otuz saatten sonra kendilerini dinlenmeye çektiler.
Şamaş’ın önünde bir kuyu kazdılar.
Ancak Gılgamış, dağa tırmandı ve ince ununu dağa serpti. (55)
“Dağ! Engidu için bana bir düş getir!
Ona, Engidu’ya da bir işarette bulun!”
Dağ, Engidu için ona bir düş getirdi.
Ona, Engidu’ya da bir işarette bulundu.
Pek soğuk bir yel esti, bir fırtına gelip geçti.
Fırtına Gılgamış’ı uyuttu.
Gılgamış uyurken dağların yamaçlarında biten buğdaylar gibi
Bir yana devrildi, ve Gılgamış’ın çenesi baldırına dayandı. (56)
İnsanlara gevşeklik veren uyku onun üstüne düştü.
Uyandığı uykuyu bırakıp yukarı yürüdü, arkadaşına dedi:
“Arkadaş, beni çağırmadın mı? Niçin uyandım?
Sen beni sarsmadın mı? Niçin korktum?
Buradan bir tanrı geçmedi mi? Organlarım niçin titredi?
Arkadaş, üçüncü bir düş gördüm ve gördüğüm düş çok ürkütücüydü;
Gök haykırdı, yeryüzü gürledi! Hava dinginleşti, karanlık çöktü.
Bir yıldırım düştü. Bir yangın yükseldi. Duman koyulaştı.
Ölüm yağdı. Yağan köz oldu; ateş söndü
Ve yukarıdan aşağı dökülen (köz olan ateş), küle döndü.
Aşağı gel, tarlada konuşabiliriz.”
Orada Engidu, onun kendisine anlattığı düşü duyunca Gılgamış’a dedi:
(Buradaki boşlukta, belki, Engidu’nun Gılgamış’ın gördüğü düşü övmesi ve sonra
iki arkadaşın katranları devirmek için en son kararı vermeleri anlatılmaktadır.)

O, eliyle baltayı yakaladı… bir tane de nacakları vardı.
Engidu onu eline aldı ve katranları devirdi;
Ama Humbaba gürültüyü duyunca öfkelendi:
“Kimdir o, dağlarımın çocukları olan ağaçların ırzına geçen?
Kimdir o, katranı deviren?”
Bunun üzerine göksel Şamaş, gökten onlara seslendi:
“İleri gidin, korkmayın!”
(Yaklaşık 80 satırlık boşluk… Görünüşe göre, Gılgamış ve Engidu, Humbaba’yla
yapacakları savaşım için Şamaş’tan öğüt istediler. Şamaş’ın verdiği olumsuz yanıt,
burada anlatılmış olmalıdır. Çünkü metin şöyle sürüyor:)

…ve ondan sel gibi göz yaşları boşandı.
Gılgamış göksel Şamaş’a dedi:
(İki satır eksik)
“… Ancak ben, göksel Şamaş’a baş eğiyorum.
Benim için gösterilen yoldan yürüdüm.”
Göksel Şamaş, Gılgamış’ın yalvarmasını dinledi ve
Humbaba’nın önüne büyük fırtınalar çıkardı:
Büyük fırtına, poyraz, kasırga, kum fırtınası,
Bora fırtınası, kırağı fırtınası, rüzgâr, çam fırtınası!
Ona karşı sekiz fırtına kalktı ve bunlar Humbaba’nın gözlerine savruldu.
İleri gidemedi, geri dönmedi. Humbaba savaştan vazgeçti.
Bunun üzerine Humbaba, Gılgamış’a seslendi:
“Gılgamış, beni bırakmalısın!
Sen benim efendim olmalısın, ben senin kölen olmalıyım.
Ben sana dağlarımın çocukları olan ağaçları devireyim,
ve onlardan senin için evler yapayım.”
Engidu, Gılgamış’a dedi:
“Humbaba’nın dediklerini dinleme! Humbaba’yı öldürmelisin!”
(Bunu izleyen boşlukta, Humbaba’nın öldürülmesi ve iki yiğitin geri dönmesi
anlatılmaktadır; tabletin son satırı belki şöyle tamamlanmaktadır:)

Gılgamış, Humbaba’nın kesilen başını sırığa dikti.

____________________________________

MUSTAFA RAMAZANOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI:

(44) Düşte bildirsin anlamında.
(45) Gılgamış’ın koruyucu tanrısı. (Prof. Landsberger)
(46) Su taşımağa yarar tulum. (ÇN)
(47) Yaşlılardan (Çeviren).
(48) Emanet etmek anlamında. (ÇN)
(49) Anlaşılmaz bir sözcük.

(50) Güneş tanrısına su sunmak için.
(51) Kalk, fırla, sıçra demek. (ÇN)
(52) İrnina, İştar’la (Babillilerin Venüs’ü) ilgili bir yakarıda İştar’la bir tutuluyor ve kendisine şöyle sesleniliyor:
“Sen en güçlüsün, İgigilerin (yeryüzü tanrılarının) en büyüğü, sen kraliçesin. Kükreyen aslan, kızgın vahşi boğanın… (Sin’in Tanrısı) güçlü kızı, sana karşı duracak kimse yoktur.”
Buna göre, İrnina, gezegenlerin tanrıçası Venüs’tür. (Schott)
(53) Gılgamış’ın.
(54) Demek, tehlike atlatana su içirmek göreneği o zaman da varmış.
(55) Un, ruhların yerin altından çıkıp düş göstermeleri için serpilir. Bu ruhlar düşte görünürler.
(56) Gılgamış, dağların yamaçlarında biten ve yeğin yellerin etkisiyle devrilip iki kat olan buğdaylara benzetiliyor. Bir buğday eğildiği zaman başağı nasıl köküne kadar dayanırsa Gılgamış’ın o anda büzülerek uyuduğunu anlatıyor. (ÇN)

 

ALTINCI TABLET

Kirini yıkadı, silâhlarını parlattı,
Başını sallayarak saçının tutamlarını arkaya attı.
Kirli giysisini fırlatıp temizini giydi,
Savaş giysisini giyip beline işlemeli kemerini kuşandı.
Gılgamış krallık tacını giyince,
Gılgamış’ın güzelliği İştar’ın güzel gözlerini kamaştırdı:
“Gel Gılgamış! Benim güveyim ol!
Bana meyveni armağan et, (57)
Armağan etsene!
Sen benim kocam ol, ben senin karın olayım!
Sana altından ve lacivert taşından yapılmış koşu arabaları koşturayım!
Tekerlekleri altın, boynuzları (58) ayna gibi parlayan madenden olsun!
Buna ruhlar, dev gibi katırlar koşulsun!
Sen evimize girince seni katran kokuları (59) karşılasın!
Büyük rahipler ve soylular ayaklarını öpsünler!
Krallar, büyükler ve beyler ayaklarının altına diz çöksünler!
Dağların ve ülkelerin ürünlerini sana vergi olarak getirsinler!
Sana keçiler üçüz, koyunlar ikiz yavrulasın!
Senin sıpan bir ester yüküyle koşsun!
Arabanın önündeki atın, yarışta birinci olsun!
Boyunduruktaki öküzlerinin eşi olmasın!”
Gılgamış, konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar’a dedi:
“Seni ha!…….. Seninle evlenirsem ne kazanacağım?
Nasıl olsa kendimi yağlayacak yağım, ve üstüme giyecek giysim var.
Yiyecek ekmeğim ve azığım vardır,
Dahası, tanrılara yaraşır yemeğim, krallara özgü içkilerim bulunur!
(Bir satır eksik…Bundan sonraki parçada, Gılgamış, Tanrıça’yı
şu biçimde aşağılıyor:)
…………………………………………..
…………………………………………..
…………………………………………..
………………………………………….. (60)
“…Sen, soğukta ısıtmayan bir örtüsün!
Sen rüzgâra ve fırtınaya engel olmayan uydurma bir kapısın!
Sen, üstüne örtüleni altında ezen bir fil derisisin!
Sen, içinde toplantı yapan yiğitlerin üstüne çöken bir saraysın!
Sen taşıyıcısının üstünde eriyen bir ziftsin!
Sen, taşıyıcısının üstünde boşalan bir kırbasın!
Sen taş duvarı çatlatan bir kireçsin!
Sen, düşman ülkesini çeken bir yemişsin! (61)
Giyeni sıkan bir ayakkabısın!
Dostlarından hangisini sonsuz olarak sevdin?
Çobanlarından hangisini sürekli olarak beğendin?
Haydi sevgililerinin adlarını sayayım!
(Bir satır eksik)
Senin gençliğinin sevgilisi olan Tammuz’a (62),
Yıldan yıla ağıtı yazgı kıldın.
Sen, renkli çoban kuşunun aşkına düştün;
Ama ona da vurup kanadını kırdın;
Şimdi o, ormanlarda “kappi” (63) diye bağırıp duruyor!
Sen, gücü üstün olan aslanın aşkına düştün;
Ama sonra ona yedi ve yedi tuzak çukurları kazdın.
Sen, savaşa alışkın olan atın aşkına düştün;
Ama sonra ona kırbaç, bizlengiç ve kamçıyı yazgı kıldın;
İki kez yedi saat koşmayı yazgı kıldın;
ona suyu bulandırıp içirmeyi yazgı kıldın;
Anası Silili’ye sürekli yası yazgı kıldın!
Sen, koyun çobanının aşkına düştün;
O, sana durmadan köz yığıp, günü gününe oğlaklar getirdi;
Ama sonra ona vurup kurda döndürdün,
Şimdi de kendi küçük çobanları onu kovalıyorlar;
Dahası, kendi köpekleri bacaklarını ısırıyorlar.
Sonra sen, babanın hurma bahçıvanı olan İşullanu’nun aşkına düştün;
O, sana durmadan bir sepet hurma getirip günü gününe sofranı donatırdı;
Ama sonra ona göz atarak yaklaştın:
“İşullanu’cığım…. (64) yiyelim,” dedin.
(Bir satır çevrilememiştir.)
İşullanu şu yanıtı verdi:
“Sen benden ne istiyorsun? Sanki anam benim için pişirmedi mi?
Ne diye kokmuş, çürümüş yemekleri yiyecekmişim?..
Öyle ekmek ki, kabuğu sazdan ve dikendendir.” (65)
(Bir satır eksik)
Sen onun söylediği bu sözleri duyduktan sonra,
Ona vurup onu …..(66) döndürdün, ve bahçenin içine bıraktın.
(Bir satır çevrilememiştir.)
Şimdi beni seversen, beni de onlar gibi yaparsın.”
O, İştar, bunu duyar duymaz öfkelendi; yukarıya gökyüzüne çıktı.
İştar, babası Anu’nun huzuruna gitti.
O, anası Antum’un huzuruna gitti ve dedi:
“Babam! Gılgamış bana sövüyordu!
Gılgamış bana kokmuş, çürümüş şeyleri saydı.
Kokmuş, çürümüş şeyleri!”
Anu konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar’a dedi:
“Önce sen kavgaya başlamadın mı ki, o sana kokmuş şeyleri saydı.
Kokmuş, çürümüş şeyleri!”
İştar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu’ya dedi:
“Babam, Gılgamış’ı öldürmesi için bana gökyüzünün boğasını ver!
(Bir satır eksik)
Fakat sen gökyüzünün boğasını bana vermezsen,
O zaman ben, cehennemin kapılarını kırar,
Direklerini fırlatır, kapıları ardına dek açarım.
Yaşayanları yemeleri için ölüleri kaldırırım.
Dirileri yesinler diye!
O zaman dünyada ölüler dirilerden çok olur!”
Anu, konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar’a dedi:
“Kızım, benden istediğini yaparsam, yedi kavuz (67) yılları olur.
İnsanlar için buğday biriktirdin mi? Hayvanlar için ot bitirdin mi?”
İştar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu’ya dedi:
“Baba, insanlar için buğday yığdım, hayvanlar için de ot sağladım!
Onların yedi kavuz yıllarında doymaları için,
İnsanlara buğday topladım; hayvanlara ot yetiştirdim.”
(Üç satır eksik)
Anu, onun bu sözünü doyunca,
Gökyüzünün boğasının zincirini İştar’ın eline teslim etti.
O, boğayı yere indirmek için alıp aşağı götürdü,
Ve onu Uruk ağılına sürdü.
(Bir satır eksik)
Gökyüzünün boğası korku salarak aşağı indi.
O, birinci solumasında yüz kişi devirdi; iki yüz devirdi; üç yüz kişi…
İkinci solumasında yüz daha devirdi. İki yüz daha, üç yüz kişi daha.
O, üçüncü solumasıyla Engidu’ya saldırdı.
O, Engidu’yu süseceği anda, Engidu gözetleyip,
Birdenbire boynuzlarını yakaladı.
Hırsından gökyüzünün boğasının ağzından köpükler savruldu.
Kuyruğunun kalın tarafıyla Engidu’ya çarpıp onu yere attı.
Engidu, konuşmak için ağzını açıp Gılgamış’a dedi:
“Eskiden biz kendi kendimize övündük. Şimdi bunu gösterelim!”
(Dört satır eksik)
“Bunu nasıl yapacağımızı sana öğreteyim:
Sen ve ben ayrılmalıyız, ben boğayı kuyruğundan yakalayayım.
(Üç satır eksik)
Kılıcın, onun boğazıyla boynuzlarının arasına insin.”
Engidu, gökyüzünün boğasını tutmak için,
Kovalayıp sımsıkı kuyruğundan yakaladı.
Engidu, onu iki eliyle tuttu,
Ve Gılgamış, usta bir kasap gibi, kılıcını güçlü ve güvenli bir vuruşla
Onun boğazıyla boynuzlarının ortasına indirdi…
Onlar orada gökyüzünün boğasını öldürdükten sonra,
Yüreğini çıkarıp Şamaş’ın önüne koydular.
Onlar Şamaş’ın huzurunda saygıyla eğilip geri çekildiler;
Sonra her iki kardeş oturdular.
İştar, Uruk duvarının üstüne çıkıp bir çığlık kopardı:
“Yuh olsun Gılgamış’a! Beni rezil etti;
Gökyüzünün boğasını öldürdü!”
Engidu, İştar’ın bu sözünü duyunca,
Gökyüzünün boğasının budunu koparıp ona fırlattı:
“Seni elime geçirseydim, seni de böyle yapardım!
Onun sakatatını (68) koluna asardım!”
İştar, kadın sevgililerini, tapınağın hizmetçilerini ve orospuları
Başına toplayıp gökyüzünün boğasının budu için ağlayıp yakındı.
Gılgamış, bütün silâhçı ustalarını çağırdı.
Ustalar boynuzların kalınlığına şaştılar.
Her boynuzun dökümü altmış okkalık lacivert taşındandı.
Bu boynuzların kabuğu iki parmak kalınlığındaydı.
Her ikisinin içi yedi kova yağ alıyordu.
Gılgamış, bunları yağ koyması için, tanrısı Lugalbanda’ya (69) armağan etti.
Bunları içeri götürdü. Tanrı sarayının içindeki kutsal yere astı.
Fırat’ta ellerini yıkadıktan sonra el ele verip Uruk kentinin sokaklarından geçtiler.
Uruk halkı onları görmek için toplandı.
Gılgamış kendi saray cariyelerine şu sözleri söyledi:
“Erkekler arasında en görkemli olan kimdir?
Yiğitler arasında en güçlü olan kimdir?”
“Erkekler arasında en görkemli olan Gılgamış’tır.
Gılgamış, yiğitler arasında en güçlü olandır.”
(Üç satır eksik)
Gılgamış, sarayında bir utku şenliği yaptı.
Yiğitler, gece karanlığında rahatça uykuya daldılar.
Engidu da uykuya daldı ve bir düş gördü.
Sonra düşünü yorarak yukarı yürüdü ve arkadaşına dedi:

 

YEDİNCİ TABLET

“Arkadaş, neden ötürü yalnızca büyük tanrılar birbirlerine danıştılar?
Bu gece gördüğüm bir düşü dinle:
Anu, Enlil, Ea ve göksel Şamaş toplandılar.
Anu, Enlil’e dedi: “Gökyüzünün boğasını öldürdüklerinden,
Humbaba’yı vurduklarından,
Ve dağın katranını devirdiklerinden, içlerinden birisi ölsün!”
Fakat Enlil dedi: “Engidu ölsün, ama Gılgamış ölmesin!”
Bundan sonra göksel Şamaş kahraman Enlil’e dedi:
“Onlar gökyüzünün boğasını ve Humbaba’yı senin sözün üzerine (70) öldürmediler mi?
Şimdi Engidu suçsuz yere mi ölecek?”
Enlil göksel Şamaş’a kızdı:
“Çünkü sen, onların dengiymişsin gibi, her gün aşağıya, yanlarına gidiyorsun!”
Hasta olan Engidu, orada Gılgamış’ın ayaklarının dibine düşüp kaldı.
Gözlerinden yaşlar boşandı.
Gözlerinden yaşlar boşanan Engidu’ya Gılgamış dedi:
“Kardeş, sevgili kardeş!
Neden kardeşimin yerine beni suçsuz saydılar?”
Öyleyse, şimdi ben bir ruh yanında mı oturuyorum?
Ruhların yeryüzüne çıktığı kapının dibinde mi oturuyorum (71)?
Benim sevgili kardeşimi bundan böyle gözlerimle göremeyecek miyim?”
(Görünüşe göre bunu izleyen 13 satırlık boşlukta, belki Engidu’nun sıtma
sabuklaması sırasında (72) kendi hastalığını Humbaba’nın orman önünde
duran kapıya yormuş olması anlatılmıştır.)

Engidu, gözlerini açıp, kapılarla bir insanla konuşur gibi konuştu;
Ama ormanın kapılarında akıl ve kavrayış yoktu.
“İki kez yirmi saatlik yerden senin kerestenin iyiliğini seçtim.
Ben, yüksek katranı görünceye kadar, senin kerestenin eşine rasgelmedim.
Senin yüksekliğin altı kez on iki endazeye varıyor.
Senin enliliğin iki kez on iki endazeye varıyor. (73)
(Bir satır eksik)
Ben seni yapıp Nipur’a getirdim ve orada taktım.
Senden böyle bir iyilik göreceğimi bilseydim,
Elime bir balta alır, seni paramparça eder,
Ve Fırat üzerinde gitmek için bir sal yapardım.”
(Elli satırlık boşluk… Engidu, Şamaş’tan lânetini avcının üzerine indirmesini diler:)

“… Onun kazancını yok et. Onun kollarını güçten düşür. Onun gidişini beğenme.
Peşine düştüğü hayvan ondan kaçsın; avcı gönlündekine ermesin!”
Fahişeye, orospuya ilenmek için yüreği tutuşuyor:
“Senin yazgını orospu, sana ben yazayım.
Bir yazgı ki, sonu gelmesin; sonsuza dek sürsün!
Sana ilençlerin en kötüsünü savurayım.
Karanlık yerin ilenci sabahın erkeninde karşına çıksın!
Gece yarısına kadar zevkinin evi sana belâ olsun! (74)
(Sekiz satırlık boşluk… Anlaşılabildiğine göre Engidu’nun ilençleri
fahişeyi tutuyor:)
Şehir lâğımlarındaki pislikler senin yiyeceğin olsun!
Şehirdeki bulaşık suları senin içkin olsun!
Yattığın yer sokak olsun, durduğun yer duvar gölgesi olsun!
(Bir satır eksik)
Sarhoş ve susuz, yanağına vursun!”
(On satır boşluk)

Şamaş, onun ağzından çıkan sözleri işitince, ona gökten seslendi:
“Engidu, niçin fahişeye, orospuya ileniyorsun?
O fahişe ki, sana yaşamda gereken ekmeği yedirdi.
O, sana ülkede içilen içkiyi içirdi.
Görkemli giysi giydirip, o şanlı Gılgamış’ı sana yoldaş etti.
Şimdi senin kardeşin gibi olan arkadaşın Gılgamış,
Seni rahat yatağına yatıracaktır.
O seni görkemli bir yatakta rahat ettirecektir.
Esenlik olan bir yerde, solunda bulunan bir yerde seni oturtacaktır.
Yeryüzünün bütün hükümdarları ayaklarını öpecektir.
O, senin için Uruk halkına ah ettirip onları ağlatacak,
Mutlu kimselere çevresinde yas tutturacak ve o,
Senden sonra bedenini pis ve iğrenç bir duruma getirip,
Senin için kendinden geçerek, sırtına bir aslan postu atıp, çöllere düşecek.”
Bu anda Engidu, Şamaş’tan yiğitin sözünü işitince,
Kükreyen yüreği hemen dinginleşti.
(İki satırlık boşluk… Sonra Engidu yeniden fahişeden söz ediyor; ama
görünüşe göre, bu kez Engidu, fahişeye alaylı bir dilekte bulunuyor:)

“Seni krallar ve beyler sevsin.
Kibar delikanlılar senin için çektikleri karasevdadan dizlerini dövsünler,
Ve senin yoluna saçlarını yolsunlar!
Asker ve subaylar senin için kemerlerini söksünler!
Senin başına lacivert taşı ve altın dökülsün.
Hazine bekçisi önceden üzerine işlemişken,
Şimdi onun hazinesi senin için açılsın ve serveti yoluna saçılsın!
Seni tanrıların avlusuna ben götüreyim.
Yedi çocuklu bir karı sana feda edilsin!”
Engidu’nun hasta karnı sancı içindedir.
Engidu odasında yalnız başına yatmaktadır.
Gece gördüğü düşü arkadaşına anlatıyor:
“Arkadaş, bu gece bir düş gördüm. Gök bağırdı, yeryüzü yanıt verdi.
Ben, yalnız başıma kırda kaldım. Orada asık yüzlü bir adam göründü.
Yüzü büyük bir kuşa benziyordu.
Kartal pençesi gibi, tırnaklı pençeleri vardı.”
(12 satırlık boşluktan sonra, kalan küçük bir parçadan elde edilecek sonuca
göre, belki Engidu, bu adamın kendisine bir ölümün garip biçimini nasıl
gösterdiğini anlatmıştır:)

“Sonra o adam, beni tümüyle değiştirdi. Kollarım sanki kuşlar gibi tüylendi.
Beni elimden tutarak; karanlığın evine, Irkalla’nın (75) oturduğu yere,
İçine ayak basanı bırakmayan eve, dönüşü olmayan yola,
İçinde oturanın ışıktan yoksun kaldığı eve,
Tozun besin olduğu, çamurun yemek olduğu yere,
İnsanın kuşlar gibi tüylü giysiler taşıdığı
Ve karanlık yerde ışığın görünmediği eve götürdü.
Girdiğim tozun evinde, (76), tahtlar devrilmiş, kral taçları yere atılmıştı.
Anu ve Enlil’e vekil olan,
En eski zamandan beri ülkeye egemen olan krallık tacı taşıyan beyler,
Tepelerinde kızarmış et taşıyorlar, çörek taşıyorlar,
İçmek için kırbalarında soğuk sular taşıyorlardı.
Girdiğim tozun evinde, yüksek rahipler ve bakanlar,
Kutsallık taşıyan kimseler oturuyor.
Tanrıların yakınları oturuyor, büyük tanrıların yağladığı rahipler (77) oturuyor,
Etana (78) oturuyor, Şumukan (79) oturuyor, Yer Tanrıçası Ereşkigal oturuyor,
Ve bunun önünde yerin yazmanı Belitseri diz çöküyor.
Belitseri, elinde bir yazı levhası tutarak Ereşkigal’a okuyor.
O, yönünü çevirip bana baktı.”
(Bundan sonra, yaklaşık elli satırlık boşluk geliyor… Anlaşıldığına göre
Gılgamış anasına sesleniyor:)

“Onunla birlikte her güçlüğe katlandım.
Onunla birlikte nerelere gittiğimi düşün!
Benim arkadaşım iyi şeyler haber vermeyen bir düşgördü.”
Onun düşü gördüğü gün, sona ermişti.
Bundan sonra Engidu bir gün, iki gün yattı.
Ölüm Engidu’nun yatak odasında oturuyor.
Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu gün…
Engidu’nun hastalığı ağırlaştıkça ağırlaştı.
On birinci ve on ikinci gün Engidu ölüm döşeğine yattı.
Bunun üzerine Gılgamış’a bağırıp ona dedi:
“Arkadaş, ben bir ilence uğradım!
Savaşta ölen bir adam gibi ölmüyorum.
Savaştan korktuğum için şimdi onursuz ölüyorum.
Arkadaş, her kim savaşta ölürse talihlidir;
Ama ben düşkün bir durumda ölüyorum.”

_____________________________________

MUSTAFA RAMAZANOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI:

(57) Cinsel anlamda.
(58) Belki arabanın bir süsü.
(59) Katran ağacı güzel kokar. (ÇN)
(60) Bu dört satır tam olmadığı için çeviride atlanmıştır.
(61) Yeşb de denen sert ve değerli bir taş. (ÇN)
(62) İştar’ın sevgilisi olan Tammuz, yazın ölen bitkilerle birlikte cehenneme
gider; bütün ülkede bunun için yas törenleri yapılır. İştar iki ay sonra,
onu cehennemden çıkarıp yeryüzüne getirir.
(63) Yani “kanadım” diyor. (Prof. Landsberger)
(64) Burada ne olduğu anlaşılmayan bir yemekten söz edilmektedir.
Belki İştar’ın çobana önerdiği aşk eğlenceleri de kaba bir biçimde
anıştırılmış olabilir.
(65) Çobanın damak tadı olmadığından, İştar’ın sofrasındaki yemekleri
beğenmeyip anasının yemeklerini arıyor. (ÇN)
(66) Hurma bahçelerinde yaşayan ve hurmalara zarar veren adı
bilinmedik bir hayvana döndürmüştür.
(67) İçi boş, özsüz buğdaya “kavuz” denir. “Kavuz yılları” sözüyle de
kıtlık yılları anlatılıyor. (ÇN)
(68) Hayvanların ciğer, barsak, işkembe gibi iç organları.
(69) Herkesin koruyucu bir tanrısı vardı. (ÇN)

(70) Schott, burada yalnızca Boğazköy’de ele geçen metne göre “senin” diyeceği yerde
“benim” diye bir değişiklik yapmıştır. Bunun için de şu iki nedeni ileri sürmektedir:

1. Gılgamış’ın, Humbaba’nın üzerine yaptığı sefere Şamaş neden olmuştur, diyor.
Halbuki Şamaş’ın bu sefere neden olduğunu ben, ozanımızda göremiyorum. Gılgamış
bu sefere gitmeye kendi karar vermiştir. Ancak Şamaş,
seferde Gılgamış’ı korumuştur.

2. Schott, Enlil’in Humbaba’yı ormana bekçi olarak koyduğunu ve onun ölümüne
neden olduğunu ileri sürüyor. Buna verilecek yanıt şu olabilir: Kutsal katran
devrildikten sonra, bekçiye gerek yoktur. Hem Gılgamış,
katranların kerestesinden Şamaş için değil, Enlil için bir kapı yaptırmıştır. Sanatlı olarak
yapılan bu kapı, Gılgamış’ın Enlil’e karşı duyduğu minnet duygusunun bir anlatımıdır.
(Prof. Landsberger)
(71) Açık olarak anlaşılamayan bu satırlarda, sözü edilen kapıya bir anıştırmada
bulunulmuştur. Bu kapı seferin ganimetidir. Ve Enlil’e yapılacak bir sunudur. Sefer
de bu ruh coşkunluğu içinde yapılmıştır. Halbuki Enlil için katlanılan
bunca özveriye, güçlüğe ve yorgunluğa karşı Enlil değerbilmezlik gösteriyor.
İşte bu yüzden Engidu hırsından patlıyor, ama doğrudan doğruya tanrıya dil
uzatamayıp hırsını bir çocuk gibi kapıdan ve bu dramda ancak bir uşak rolü oynayan
fahişeden alıyor. (Prof. Landsberger)
(72) Engidu’nun sözleri belki sıtma sabuklamasıyla söylenmiştir. Ancak bu sözler bir
düşe özgü değildir. Tersine Engidu, büyük bir güçlük ve yorgunluk içerisinde,
taşınması güç olan bir tür keresteyi, Tanrı Enlil’e bir sunuda bulunmak üzere
yurda dek sürüklüyor. Bütün bu sefere atılması ve öfkesini kapıya karşı
göstermesi en doğal davranıştır. (Prof. Landsberger)
(73) Burada söz konusu olan ağaç değil, kapıdır. Kapının yüksekliği 12 metreden
artıktır. (Prof. Landsberger)
(74) Orospunun kösnül davranışlarının, başına belâ olmasını diliyor (ÇN).
(75) Yeraltı Tanrıçasının adlarından biridir.
(76) İnsanlar öldükten sonra toprak ve sonuç olarak toz oldukları için, burası,
yani mezar, “tozun evi” diye anlatılmıştır.
(77) Tanrıların sürekli olarak ilgisini gören en yüksek rahip sınıfı belirtiliyor.
(78) Etana, insanlarla hayvanların bir arada yaşadığı en eski zamanda,
çobanlara krallık etmiştir.
(79) Sürü ve çobanların tanrısı. (Prof. Landsberg)

——————————————————-

SEKİZİNCİ TABLET

Gün ağarmaya başlar başlamaz, Gılgamış ağzını açıp arkadaşına dedi:
(Yaklaşık 20 satırlık boşlukta, Gılgamış, Engidu’ya gençliğini, birlikte yaptıkları
işleri, özellikle Humbaba’nın ölümünü anımsatıyor… Tablet çok kırık
olduğu için çevirmeye olanak yoktur. 22-50 satır tümüyle kırıktır.
Bu satırlarda Gılgamış’ın, Uruk’un ileri gelenlerini Engidu’nun ölüm
döşeğine çağırttığı anlatılmış olabilir.)

Bundan sonra Gılgamış şöyle haykırdı:
“Beni dinleyin! Siz, yaşlılar, beni dinleyin!
Ben Engidu için ağlıyorum. Arkadaşım için!
Ağıtçı kadınlar gibi acı sızı döküyorum.
Sen belimin satırı, elimin yayı! Kemerimin kılıcı!
Önüme siper olan kalkan! Benim bayramlık giysim!
Benim biricik sevincim!
Kötü bir düşman kalkıp beni soydu! (80)
Benim dostum,
Dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini (81) kovalayan katırcığım! (82)
Ey çölün parsı! Dostum! Engidu! Yoldaşım!
Dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini kovalayan katırcığım!
Biz istediğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık.
Gökyüzünün boğasını yakalamış, ve onu öldürmüştük.
Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba’yı yok etmiştik!
Şimdi seni yakalayan bu uyku nedir?
Sen karanlığa gömüldün. Beni dinlemiyorsun!”
Gözünü yokladı; ama Engidu artık gözünü açmadı.
Yüreğini yokladı; yüreği atmadı…
Duyduğu acıdan aslan gibi bir böğürtü kopardı.
Tıpkı yavruları aşırılan dişi bir aslan gibi!..
O, Engidu’nun yüzüne kapanıp saçlarını yoldu ve ortalığı dağıttı.
Güzel giysilerini paralayıp yerlere fırlattı..
(Yaklaşık 80 satır boşlukta, Gılgamış’ın Engidu’yu yedi gün, yedi gece
beklettiği anlatılıyor olmalı. O, acı dolu çığlıklarıyla arkadaşını
yaşama geri döndüreceğini umuyordu.)

Seni rahat yatakta yatıracağım!
Evet, seni görkemli bir yatakta rahat ettireceğim!
Evet, bir onur konumunda seni dinlendireceğim,
Esenlik olan bir yerde!
Solumda bulunan bir yerde seni oturtacağım!
Yeryüzünün bütün hükümdarları senin ayaklarını öpsünler!
Senin için Uruk halkına yas tutturacağım;
mutlu kimselere çevrende acı dolu çığlıklar attıracağım,
Ve ben, senden sonra
Bedenimi pis bir duruma getirip senin için kendimden geçeceğim.
Sırtıma bir aslan postu alıp çöllere düşeceğim.”
(Bundan sonra 137 satırlık bir boşluk geliyor ki, bu boşlukta Engidu’nun
gömülmesi anlatılmış olmalıdır. Aşağıdaki dört satırın ne anlattığını
bilmiyoruz).

Gün ağarır ağarmaz, dışarı, Elemmaku’dan (83) yapılmış büyük bir sofra çıkardı.
Akikten bir fincanı balla doldurdu.
Lacivert taşından bir fincanı tereyağla doldurdu.
(Tabletin geri kalan 25 satırı kırılmıştır).

DOKUZUNCU TABLET

Gılgamış, arkadaşı Engidu için acı gözyaşları döküp kırlara koşarak dedi:
“Ben ölmeyecek miyim? Ben de Engidu gibi ölmeyecek miyim?
Gönlümü üzüntü kapladı. Bana ölüm korkusu geldi.
Şimdi kırlara koşuyorum.
Ubar- Tutuş’un oğlu Utnapiştim’e gitmek için yol aldım.
İvedilikle oraya gidiyorum.
Dağın geçitlerine gece vardım. Aslanları görüp korkuttum.
Başımı yukarı kaldırıp Ay Tanrısı’na yalvardım.
Bu yalvarışım bütün tanrılara yöneldi:
Korkulu yerde beni sağ bırakın!”
Gılgamış sonunda uykuya daldı ve gördüğü bir düşü onu irkiltip uyandırdı.
Gılgamış şöyle bir düş gördü:
O ayın parlak ışığında yürüyerek bir sürü aslana rasladı.
Bunları görünce yaşamından zevk aldı;
Satırını kaldırıp koluna astı
Ve kemerine takılı kılıcını kınından sıyırıp aslanların arasına daldı.
Bunlardan ikisini öldürüp gerisini dağıttı. (84)
Öldürülen bu iki aslanın yeşim taşından yontularını yaptı.
Yontuları boyadı ve üzerlerine aslanların adlarını kazıdı.
Birisine …, ötekine de … dedi ve her iki yontuyu,
Gece kendisini aslanların tehlikesinden koruması için,
Ay Tanrısı’na armağan etti. (85)
(22 satırlık boşluk… Gılgamış bir dağa geldi.)

Dağın adı Mâşu’dur. (86)
Gılgamış bu Mâşu dağına gelince,
Günü gününe güneşin çıkmasını ve girmesini bekleyen (87),
Başları gökyüzüne kadar yükselen
Ve göğüslerine kadar cehenneme batmış bulunan
İki akrep insanın, bu dağın kapısını beklediklerini gördü.
Bunlar öylesine korku vericiydi ki, korkudan yüzlerine bakılmazdı.
Bunların görünüşü ölümdür.
Bunların korkunç görünümü tüyleri ürpertiyor ve dağları deviriyor.
Bunlar, güneşin dağdan çıkmasını da ve dağa girmesini de bekliyorlar.
Gılgamış, bunları görünce korkudan ve dehşetten gözü karardı
Ve o, aklını başına toplayıp bunların yanına yaklaştı.
Akrep Adam karısına seslendi:
“Buraya, bize gelenin vücudu tanrı etinden midir?”
Akrep Adam’ın karısı ona yanıt verdi:
“Onda üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardır!”
Akrep Adam, insan yüzlü, tanrıların çocuğuna seslenip şu sözleri söyledi:
“Neden ötürü bu denli uzun yol yürüyüp buraya benim yanıma kadar geldin?
Geçit vermez ırmakları geçtin?
Başına gelenleri bilmeyi pek isterdim.”
(28 satırlık boşluk… Gılgamış yanıt verdi:)

Utnapiştim için, atam olan Utnapiştim’in yolunda!
O, tanrıların arasına girdi
Ve tanrıların toplantısında yaşama kavuştu.
Ondan ölüm ve yaşamı soracağım!”
Akrep Adam ağzını açıp Gılgamış’a dedi:
“Gılgamış, bunu bilecek insan yoktur!
Dağların kapuzuna (88) kimseler girmedi.
Dağların içinde iki kez on iki saat uzaklığında bir boğaz vardır;
İçi koyu karanlıktır. Işık yoktur.
Güneş doğduğu zaman dağın kapısı açılır,
Battığı zaman kapı kapanır.”
(73 satırlık boşluk…. Görünüşe göre Gılgamış Akrep Adam’a yalvarıp
yakararak dağdan geçmek için izin almak gereğini duymuştur.)

Akrep Adam konuşmak için ağzını açıp Gılgamış’a şu sözleri söyledi:
“Yürü Gılgamış, korkma! Sana Mâşu dağlarının yolunu açıyorum.
Dağları ve tepeleri güvenerek aş!
Ayakların seni sağlıkla yurda götürsün!
Dağın kapısı önünde açılsın!”
Gılgamış bunu duyar duymaz, Akrep Adam’ın sözüne uyup,
Şamaş’ın yolunda dağın kapısından içeri ayak bastı.
O, bir kez iki saat ileri gidince koyu karanlığa düştü.
Işık görünmedi.
Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi.
O, iki kez iki saat ileri gidince, koyu karanlığa düştü.
Işık görünmedi.
Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığı arkasında ne olduğunu ona göstermedi.
O, iki kez üç saat ileri gidince, koyu karanlığa düştü.
Işık görünmedi,
Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi.
O, iki kez dört saat ileri gidince, koyu karanlığa düştü.
Işık görünmedi,
Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi.
O, iki kez beş saat ileri gidince, boyu karanlığa düştü.
Işık görünmedi.
Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi.
O, iki kez altı saat ileri gidince, koyu karanlığa düştü.
Işık görünmedi.
Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi.
O, iki kez yedi saat ileri gidince, koyu karanlığa düştü.
Işık görünmedi.
Küçük bir ışık sızıntısı karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi.
O, iki kez sekiz saat ileri gidince yorgunluktan soluyordu;
Fakat karanlık koyuydu, ışık yoktu.
O, iki kez dokuz saat ileri gidince, onun alnına kuzey yeli vurdu.
O, iki kez on saat ileri gidince, kapıya yaklaştı…
(Bir satır eksik)
O, iki kez on bir saat ileri gidince, güneş girmeden, o dışarı çıktı. (89)
O, iki kez on iki saat ileri gidince, aydınlık parlıyordu.
O, cins taşlarla dolu bir bahçeye girdi.
Bunların görkemini görünce rahatladı.
Akikten meyveler taşıyan üzüm salkımları (90) dallarda asılıdır.
Görünüş çok hoştu.
Lacivert taşı goncalar taşıyor, meyveler taşıyor;
Görünüşü bir zevktir.
(6′ncı sütunun küçük kalıntıları cins taşlar bahçesini sonuna dek betimliyor.)

__________________________________________

MUSTAFA RAMAZANOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI:

(80) Seni elimden aldı demek istiyor.
(81) Yaban eşeği pek cinbaş olduğundan avlanması güçtür ve tek başına
dolaşmaktadır. (ÇN)
(82) Katır, dağda kolaylıkla gezebilen bir hayvandır. Anlaşılan Engidu,
becerili bir dağcı ve becerili bir yaban eşeği avcısı olduğu için,
katıra benzetilmiştir. (ÇN)
(83) Bir tür ağaç. (ÇN)
(84) Bu aslan olayı, geriye kalan ve yok denebilecek kadar silik olan izlerden
çıkarılmıştır, bununla birlikte tamamladığımız, bu kırık ve belirsiz yer, son
zamanlarda ele geçen Etice yazılmış bir metin parçasıyla doğrulanmış görünüyor.
(85) Gılgamış’ın düşü burada bitmiş gibi görünüyor.
(86) İkizler dağı.
(87) Mâşu dağı çatal biçimindedir. Güneş bu çatalın arasından çıkıyor.
(Prof. Landsberger)
(88) Dağlarda bulunan iki yanı dar ve yüksek yarmalar. (ÇN)
(89) Gılgamış, karanlık boğazdan geçerken güneşle karşılaşmamak için
adımlarını sıklaştırıyordu.
(90) Üzüm salkımı gibi akikler.

ONUNCU TABLET

Sâkiye Siduri (91), denizin ıssız bir köşesine yerleşmiştir.
O tahtında oturuyor.
Sâkiye için ağaçtan ayaklar yapılmıştır.
Bu ayaklar üzerine altından yapılmış şıra fıçıları konmuştur.
Tanrıça sık bir duvak örtünmüştür. Yüzü görünmemektedir.
Gılgamış koşup onun yanına geldi.
Kirle örtülüdür. Bir posta bürünmüştür.
Bedeninde tanrı eti vardır.
Gönlü üzgündü. Yüzü uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne benziyordu.
Sâkiye, onu uzaktan görünce içinden düşünerek kendi kendisine şöyle söylendi:
“Her halde bu adam bir yabanıl hayvan öldürücüsüdür;
Ama yolu neden buraya düştü?”
Sâkiye onu görünce, kapıyı dışardan ve içerden sürgüledi.
Ancak Gılgamış onun ne yaptığına iyice dikkat etti.
O, çenesini kaldırıp bağırmaya başladı.
Gılgamış ona, Sâkiye’ye seslendi:
“Sâkiye, ne gördün de kapını sürgüledin?
Kapını sürgüleyip, sürgü üstüne sürgü vurdun.
Senin iç kapını döverim ve sürgüsünü kırarım!”
(Bundan sonraki boşlukta, olasıdır ki, Şamaş’ın günlük dönüşü
sırasında Sâkiye Siduri’ye uğradığı zaman Siduri’nin Gılgamış hakkında Şamaş’a verdiği bilgi
anlatılmıştır).

“O, yabanıl hayvanları avlayıp postlarını giyiyor ve etlerini yiyor.
Gılgamış şimdiye dek hiç kimsenin varamadığı hedefe ne zaman varacaktır?
Ne zaman uygun yeli izleyecektir?”
Şamaş düş kırıklığına uğrayarak ona dönüp, Gılgamış’a dedi:
“Gılgamış, nereye koşuyorsun?
Sen aradığın yaşamı bulamayacaksın!”
Gılgamış ona, yiğit Şamaş’a dedi:
“Kırlarda şuraya buraya koştuktan ve dolaştıktan sonra,
Yerin altında başımı dayayıp bütün yıl uyuyacak mıyım?
Hayır! Gözlerim güneşi görmek istiyor.
Kendimi güneşin aydınlığına kandırmak istiyorum.
Benim için karanlık, aydınlık kadar uzaktır.
Fakat ölüm, ne zaman güneşin ışığını görebilmiştir?
(Bundan sonraki boşlukta, Şamaş’ın Gılgamış’a avutucu bir yanıt verip
vermediği pek belli değildir. Bu arada Şamaş gittikten sonra Gılgamış,
Sâkiye Siduri’yle yine başbaşa kalmıştır).

Gılgamış ona, Sâkiye’ye dedi:
“Ben gökyüzünden aşağıya inen boğayı yakalayıp yok ettim.
Ben katran ormanının bekçisini vurdum.
Katran ormanında oturan Humbaba’yı öldürdüm.
Dağların geçidindeki aslanları öldürdüm.”
Sâkiye ona, Gılgamış’a dedi:
“Eğer sen bekçiyi vuran,
Katran ormanında oturan Humbaba’yı öldüren,
Dağların geçidindeki aslanları öldüren,
Gökyüzünden aşağı inen boğayı yakalayıp yok eden Gılgamış’san,
Ne diye yanakların erimiş?
Ne diye yüzün çarpılmış? Ne diye gönlün hoş değil?
Ne diye yüzün arıklamış? Ne diye gönlünde üzünç var?
Ne diye yüzün uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş?
Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş?
Ne diye krallığı unutup kırlarda dolaşıyorsun?”
Gılgamış ona, Sâkiye’ye dedi:
“Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim arkadaşım,
Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim Engidu,
İnsanlığın yazgısına kavuştu. (92)
Onun için gece ve gündüz ağladım.
Onun gömülmesine razı olmadım.
Acaba arkadaşım sesime uyanacak mı diye.
Yedi gün yedi gece böyle yaptım.
Burnundan kurtlar düşünceye kadar.
O, oraya gitti gideli yaşamı bulamadım.
Bir haydut gibi kırların ortasında dolaşıyorum.
Sâkiye, şimdi senin yüzüne bakıyorum.
Sonsuz derdim olan ölümü görmeyim diye!”
Sâkiye ona, Gılgamış’a dedi:
“Gılgamış nereye koşuyorsun?
Sen aradığın yaşamı bulamayacaksın.
Tanrılar insanları yarattığı zaman,
Onlar insanlara ölümü verip yaşamı kendi ellerinde tuttular.
Ey Gılgamış! Karnın dolu olsun, gece gündüz kendini eğlendir!
Her gün bir şenlik yap! Gece gündüz hora tepip oyna!
Üstün temiz olsun. Başın yıkansın. Suyla yıkanmış ol!
Elindeki küçüğe bak. Karın kucağında gününü görsün!”
(Küçük boşluk)
Gılgamış ona, Sâkiye’ye dedi:
“Şimdi, Sâkiye, Utnapiştim’e giden yol hangisidir?
Haydi bana onun simini (93) ver!
Bana simi versene!
Olursa denizi aşayım; olmazsa kırdan geçip gideyim!
Sâkiye ona, Gılgamış’a dedi:
“Gılgamış, şimdiye dek böyle bir geçit yoktu.
Eskiden beri denizi hiç kimse aşmamıştır.
Denizi aşan yalnızca yiğit Şamaş’tır.
Şamaş’tan başka, öte geçeye kim gider?
Geçiş güçtür. Deniz yolu çetindir.
Bundan başka orada ölüm suyu da vardır.
Bu, denizin önünü kapar!
Gılgamış, şimdi denizi aşsan bile,
Ölüm suyuna varsan bile, yine ne yapacaksın?
Gılgamış orada bir Urşanabi var.
O, Utnapiştim’in gemicisidir.
Onunla birlikte Taştankiler (94) var.
Urşanabi, orman içinde kertenkeleyi toplar.
Onu sen kendin bulmalısın.
Olursa onunla birlikte aş; olmazsa geri dön!”
Gılgamış bunu duyar duymaz, satırını kaldırıp koluna astı
Ve kemerine takılı kılıcını kınından sıyırıp ormanın içine dalarak,
Taştankilerin yanına indi ve bir ok gibi onların arasına düştü.
(Belki küçük bir boşluk)
O hırsla onları darmadağın etti.
Bu sırada Urşanabi geri dönüp Gılgamış’ın tepesine dikildi.
Ve onun gözlerine baktı.
Urşanabi ona, Gılgamış’a dedi:
“Söyle bakalım senin adın nedir?
Ben uzaktaki Utnapiştim’in kölesiyim!”
Gılgamış ona, Urşanabi’ye dedi:
“Benim adım Gılgamış’tır.
Ben, Anu’nun evi olan Uruk’tan gelenim.
Ben, dağlarda iz güdenim.
Uzun bir yoldan, güneşin çıktığı yoldan gelenim.
Urşanabi, şimdi seninle yüz yüzeyim.
Bana uzaktaki Utnapiştim’i göster!”
Urşanabi ona, Gılgamış’a dedi:
“Ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış?
Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış?
Ne diye gönlün üzgün?
Ne diye yüzün uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş?
Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş?
Ne diye krallığı unutup kırlara düşüyorsun?”
Gılgamış ona, gemici Urşanabi’ye dedi:
“Urşanabi, yanaklarım erimesin mi, yüzüm çarpılmasın mı?
Gönlüm üzgün olmasın mı?
Yüzüm uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmesin mi?
Yüzüm ayazdan ve güneşin sıcağından çökmesin mi?
Krallığı unutup kırlara düşmeyim mi?
Benim dostum,
Dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini kovalayan katırcığım!
Ey çölün parsı! Dostum Engidu! Yoldaşım!
Dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım!
Biz isteğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık.
Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük.
Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba’yı yok etmiştik.
Dağların yolaklarında aslanlar vurmuştuk!
Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim arkadaşım;
Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan aşırı sevdiğim Engidu’yu,
İnsanlığın yazgısı yakaladı.
Onun için altı gün yedi gece ağladım.
Onun gömülmesine razı olmadım, burnundan kurtlar düşünceye kadar.
Arkadaşımın başına gelenler, benim de başıma gelecek diye korktum.
Ölümden korktuğumdan kırlara düştüm.
Arkadaşımı düşünmek beni daha çok sıktığından,
Kırlarda uzun yolculuk yapıyorum.
Engidu’yu düşünmek beni daha çok sıktığından,
Kırlarda uzun yollar yürüyorum!
Ah, nasıl susayım? Ah, nasıl susayım?
Kırlarda şuraya buraya koştuktan sonra,
Yerin altına başımı dayayıp bütün yıl uyuyacak mıyım?
Hayır! Gözlerim güneşi görmek istiyor.
Kendimi güneşin aydınlığına kandırmak istiyorum.
Benim için karanlık, aydınlık kadar uzaktır.
Ama ölü, ne zaman güneşin ışığını görmüştür?”
Gılgamış ona, gemici Urşanabi’ye dedi:
“Şimdi, Urşanabi, Utnapiştim’e giden yol hangisidir?
Haydi bana onun simini ver!
Bana simi versene!
Olursa denizi aşayım; olmazsa kırdan geçip gideyim!”
Urşanabi ona, Gılgamış’a dedi:
“Ey Gılgamış, kendi ellerin geçişe engel oldular!
Sen Taştankileri darmadağın ettin… sen kürekçileri yok ettin.
Taştankiler darmadağın oldukları için geçit yoktur!
Gılgamış, baltayı eline al!
Hemen aşağı ormana geri git, karşına çıkacak olan
Beş kez on iki endaze uzunluğundaki yüz yirmi küreği kes,
Ve sonra onlara meme biçiminde ayna (95) yapıp bana getir!”
Gılgamış, bunu duyar duymaz baltayı eline aldı
Ve belinden kılıcı sıyırıp aşağı, ormana geri gitti.
Beş kez on iki endaze uzunluğunda gördüğü yüz yirmi küreği kesti.
Ve onlara meme biçiminde ayna yapıp Urşanabi’ye getirdi.
Gılgamış ve Urşanabi gemiye bindiler.
Gemiyi dalgaların üzerine oturtup denize açıldılar.
Bir ay on beş günlük yol üç günde kestirildi.
Urşanabi, böylece ölüm suyuna dek vardı.
Urşanabi ona, Gılgamış’a dedi:
“Sakın Gılgamış! Bir kürek al!
Ölüm suyu eline değmesin.
Gılgamış ikinci küreği, üçüncü ve dördüncü küreği al!
Gılgamış, beşinci küreği al! Altıncı ve yedinci küreği al!
Gılgamış, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu küreği al!
Gılgamış, on birinci küreği, on ikinci küreği al!”
Gılgamış, böylece bu yüz yirmi küreği kullanmıştı.
O, bu sırada kemerini çözdü…
Gılgamış, üstündeki giysiyi çıkarıp,
Geminin anbarını (sintine) pençesiyle boşaltarak gemiyi yukarı kaldırdı.
Utnapiştim, onu uzaktan görünce, içinden kendi kendine şöylece söylendi:
“Geminin Taştankileri niçin kırılmış?
Geminin sahibi olmayan biri niçin gemiye bindi?
Buraya gelen benim adamlarımdan biri değildir.”
(Üç satır eksik)
“…gönlün benden ne diliyor?”
(20 satırlık boşluk… Gılgamış Utnapiştim’e vardı

 

 

Utnapiştim ona, Gılgamış’a dedi:
“Ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış?
Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış?
Ne diye gönlün üzgün?
Ne diye yüzün, uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş?
Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş?
Ne diye krallığı bırakıp kırlara düşüyorsun?”
Gılgamış ona, Utnapiştim’e dedi:
“Utnapiştim, yanaklarım erimesin mi, yüzüm arıklamasın mı?
Gönlüm üzgün olmasın mı?
Yüzüm uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmesin mi?
Yüzüm ayazdan ve güneşin sıcağından çökmesin mi?
Krallığı unutup kırlara düşmeyim mi?
Benim dostum,
Dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım!
Ey çölün parsı! Dostum Engidu! Yoldaşım!
Dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım!
Biz, isteğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık.
Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük.
Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba’yı yok etmiştik!
Dağların yolaklarında aslanları vurmuştuk!
Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim Engidu’yu,
İnsanlığın yazgısı yakaladı.
Onun için altı gün yedi gece ağladım.
Onun gömülmesine razı olmadım, burnundan kurtlar düşünceye kadar.
Arkadaşımın başına gelenler, benim de başıma gelecek diye korktum.
Ölümden korktuğumdan kırlara düştüm.
Arkadaşımı düşünmek, beni daha çok sıktığından,
Kırlarda uzun yolculuk yapıyorum!
Engidu’yu düşünmek, beni daha çok sıktığından,
Kırlarda uzun yollar yürüyorum!
Ah, nasıl susayım? Ah, nasıl susayım?
Sevdiğim arkadaşım toprak oldu!
Sevdiğim arkadaşım Engidu toprak oldu!
Ben de onun gibi yatmayacak mıyım
Ve onun gibi sonsuza dek uyumayacak mıyım?”
Gılgamış ona, Utnapiştim’e dedi:
“Hadi gidelim.
Herkesin ağzında dolaşan, uzaktaki Utnapiştim’i görmek istiyorum. (96)
Bütün ülkeleri yürüyerek geçtim. Sarp dağlar aştım.
Bütün denizleri geçe geçe geldim. Gözlerim tatlı uykuya doymadı.
Her zaman gecelemeden özeğim tükendi. Organlarımı sızı kapladı.
Daha Sâkiye’nin evine varmadan üstüm başım paralandı.
Ayı, sırtlan, aslan, pars, kaplan, yağmurça ve dağ keçisi öldürdüm.
Bunların etlerini yiyip derilerini giyiyordum.
Çektiğim bu yıkım, artık önüme kapısını kapasın.
Zift ve katran bu kapıyı tıkalı tutsun.
Artık bana çocuk sevinci verilsin.”
(Bir satır anlaşılmamıştır)
Utnapiştim ona, Gılgamış’a dedi:
“Ey Gılgamış,
Sen bir tanrı çocuğu olduğun halde niçin yoksulluğa düştün?
Niçin tanrıların ve insanların alınyazılarına karşı geliyorsun?
Baban ve anan sana hep iyi şeyler gösterdi.
Ey Gılgamış, niçin aptala döndün?
(30 satırdan çok süren bir boşluktan sonra, Utnapiştim’in sözü kesilmiyor
gibi görünüyor:)

Kızgın ölüm, insanı sinsi sinsi hep arkadan izler.
Herhangi bir zamanda bir ev yaparız,
Herhangi bir zamanda bir belge damgalarız.
Herhangi bir zamanda kardeşler arasında miras pay ederler.
Herhangi bir günde bu kardeşler arasında kavga çıkar. (97)
Herhangi bir günde ırmak taşar ve ülkeyi su basar.
Balıkçıl kuşları ırmak boyunca uçarlar.
Irmağın yüzü güneşin yüzüne bakar;
Ama, eskiden beri hiçbir şeyde kararlılık görülmez. (98)
Çalınan da, ölen de birdir. Ölümün biçimi çizilmez!
Be hey insan oğlu! Be hey adam!
Beni kutsadıktan sonra, (99) büyük tanrılar olan Anunnaki (100) toplandı.
Yazgıyı oluşturan And (101) tanrıçası,
Onlarla birlikte alınyazısını belirledi.
Ölümü ve yaşamı onlarla birlikte saptadı; ama onlar ölümü bildirmediler.”

________________________________

MUSTAFA RAMAZANOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI:

(91) Bir tanrıça olan bu Sâkiye, mitolojik bir kişidir; günlük dönüşü sırasında,
yorgunluğuna karşı güneşe taze bir içki sunar. (Prof. Landsberger)
(92) Öldü. (Prof. Landsberger)
(93) Sim, im ve belirti anlamlarına gelir. Bu sözcüğü bir Türkmen’den duymuştum. (ÇN)
(94) Taştankilerin ne oldukları belli değildir; ancak, metnin bağlamından bunların
kürekçi oldukları çıkarılabilir. Çünkü ölüm suyunun damlası bir insana sıçrayınca,
o insanı öldürüyor. Dolayısıyla, böylesine tehlikeli suyu geçmek için belki
taştan kürekçiler kullanılmıştır. (Prof. Landsberger)
(95) Küreğin suya giren enli bölümü. Destan dönemlerinde bu aynaların türlü
biçimlerde yapıldıklarını, ele geçen resim ve kabartmalardan anlıyoruz.
Nuh’un gemisinin kullandığı küreklerin aynasının da meme biçiminde
olduğunu, bu destandan öğreniyoruz (ÇN).
(96) Gılgamış, Utnapiştim’i tanımıyor; karşılaştığını başka biri sanıyor.
(Prof. Landsberger)
(97) Bu, dünyanın geçici olduğuna bir örnektir. Bir aile ve bir mal kuruluyor,
bunlar sonuçta yok oluyor.
(98) Dünyanın gelip geçici oluşu, ırmağın akışıyla karşılaştırılmak istenmiyor.
(99) İlerde de göreceğimiz gibi, Utnapiştim’e ayrıcalıklı davranıp ona sonsuz
dinçliği verdiler; ancak o zamandan beri, tanrıların bu ilgisini bir daha kimse
kazanamadı.
(100) Anunnaki: Gök tanrılarının tersine olarak yeraltı tanrılarıdır.
(Prof. Landsberger)
(101) And: Değişmeyen yazgının simgesidir. Her kim günah işlerse, içtiği andı
bozmuş olur. İnsanlar günahlı olduklarına göre, yazgıları değişir demektir.
(Prof. Landsberger)

——————————————————-

ON BİRİNCİ TABLET

Gılgamış ona, uzaktaki (102) Utnapiştim’e dedi:
“Utnapiştim, sana bakıyorum, biçimin başka değil; benim gibisin.
Evet, benden ayrı değilsin, benim gibisin!
Senin yüreğin savaş için yaratılmıştır!
Nasıl oluyor da böyle sırt üstü yatıyorsun? Anlat!
Tanrıların toplantısında yaşamı aramaya nasıl karar verdin?”
Utnapiştim ona, Gılgamış’a dedi:
“Gılgamış, sana gizli bir şey açayım. Tanrıların gizini söyleyeyim:
Şurippak, (103) senin bildiğin bir kent, Fırat’ın kıyısındadır.
Bu kent çok eskiden varken, tanrılar bu kentin yanındaydılar.
Tanrıların aklına bir tufan yapmak geldi.
Bunların babaları soylu Anu, hükümdarları yiğit Enlil,
Büyük vezirleri Ninurta, su yolcuları Ennagi
Ve Bilge Ea da onların toplantısında yer aldı.
Ea, tanrıların verdikleri kararı, kamıştan bir çite anlattı:
“Kamış çit, kamış çit! Duvar, duvar!
Kamış çit dinle, duvar anımsa! (104)
Şurippaklı Ubar-Tutu’nun (105) oğlu, (106)
Evi sök! Bir gemi yap!
Serveti bırak! Yaşamı ara!
Mülkten nefret et! Canını kurtar!
Canlı yaratıkların her türünden geminin içine yükle!
Yapacağın geminin her yanı uyumlu bir ölçüde olsun!
Onun eni ve boyu bir ölçüde olsun!
Yağmura karşı onun her yanına bir çatı kur.”
Ben, bunu anlar anlamaz Ea’ya, efendime dedim:
“İyi, anlaşıldı efendim.
Şimdi bana ne dedinse, iyi dikkat ettim.
Ben yapacağım. Fakat, kent halkı ve yaşlılar sorarsa ne diyeyim?”
Ea, konuşmak için ağzını açıp bana, kölesine dedi:
“Be adam, insanlara şöyle dersin:
Sanırım Enlil benden nefret etmeye başladı.
Bunun için sizin kentinizde artık kalmayacağım.
Enlil’in toprağına artık ayak basmayacağım.
Apsu’ya (107) inmek istiyorum.
Orada beyim, Ea’nın yanında kalacağım.
Ea, üzerinize bir bereket yağmuru yağdıracaktır.
Bundan sonra, tufan, kuşların saklı yuvalarını, ve balıkların sığınaklarını
Size getirecek. Ve bol ürün alacaksınız.
Bulutları güden bey, üstünüze gerçek bir buğday yağmuru yağdıracaktır.”
Halk çevresine toplandı.
(Bundan sonraki 4 satırda yaşlıların ve gençlerin gemiye gerekli
gereçleri taşıdıkları anlatılmaktadır.)

Küçük yavrular bile gemi için zift taşıyorlardı.
Güçlü erkekler gemiye yedek kereste getiriyorlardı.
Beşinci günde geminin kaburgasını oluşturdum.
Geminin temeli (omurgası) bir iku (108) genişliğindeydi.
Kenarları (küpeştesi) iki kez on kamış (109) yüksekliğindeydi.
Üst güvertesi de alt güverteye tümüyle eşitti.
Bunun da her yanı, iki kez on kamış uzunluğundaydı.
Bundan sonra geminin dış yüzünü (bordasını) hazırladım ve onları boyadım.
Gemiyi altı katlı yaptım.
Geminin alt ve üst güvertelerini yedi bölüme ayırdım,
ambarını da dokuza böldüm.
Ortasına da su kazıkları çaktım. (110) Güzel kürek seçtim.
Ve geminin yedeklerini ambara koydum.
Eritmek için kazana 21600 …… zift döktüm. (111)
Bunun yarısını saf zift olarak gemiye sakladım.
Tekneciler, gemiye 10800 şırlık (112) getirdiler.
Bunun üçte biri peksimet kızartmak için harcandı;
Üçte ikisini de gemici sakladı.
İşçilere çok sığır kestim. Ve her gün koyun boğazladım.
Ustalara, ırmak suyu gibi bira, rakı, şırlık ve şarap akıtıldı.
Bunlar, Nevruz bayramına benzer bir bayram kutladılar.
Ustayı yağlamak için kendi elimi de bulaştırdım.
Gemi yedinci günde tamam oldu.
Gemiyi kızaktan indirmek güç oldu.
Çünkü, geminin üçte ikisi suya girinceye dek,
Onu, kızak üzerinde aşağıdan ve yukarıdan itmek zorunluğu vardı.
Elime geçen her şeyi içine yükledim.
Elime geçen her gümüşü içine yükledim.
Elime geçen her altını içine yükledim.
Bütün soyumu, sopumu ve kavmimi gemiye bindirdim.
Yazının yabanıl, yazının evcil hayvanlarını ve bütün ustaları gemiye aldım.
Şamaş, bana bir süre verdi:
Bulutları güden, akşamleyin bir buğday yağmuru yağdıracak diye.
O zaman gemiye bin ve kapını (lumbar ağzı) kapa diye.
Bu süre yaklaştı.
Bulutları güden, akşamleyin buğday yağmurunu yağdırıyordu.
Ben havanın yüzüne baktım. Hava, bakılmayacak kadar korkunçtu.
Ben geminin içine bindim ve kapımı kapadım.
Gemici Pusur-Amurri’ye, gemiyi yaptığından dolayı,
Sarayı her şeyiyle teslim ettim.
Artık gökten kara bulutlar yükseldi.
Bulutların içinde Adad (113) gürledi.
Şullat ve Haniş, (114) tanrıların kafilesini çekiyorlardı.
Saray uluları, bunların peşi sıra dağları ve ovaları aşıyorlardı.
Büyük İra, (115) bütün bentlerin kazıklarını çekti.
Ninurta da ilerleyip büyük havuzun sularını boşandırdı.
Anunnaki tanrıları, meşaleleri yukarı kaldırıyorlardı.
Tanrıların saçtıkları ışın, ülkeyi kızıla boğuyordu.
Fırtına tanrısının saçtığı yalım, gökyüzünü yalıyordu.
Bütün güneşin ışıklarını kararttılar.
Büyük fırtına, ülkeyi bir çanak gibi parçaladı.
Bir gün karayel esip hepsini sildi süpürdü.
Sonra birdenbire poyraz esip ülkenin altını üstüne getirdi.
Rüzgârlar insanların tepesinde savaş edercesine çarpıştılar.
Kimse kimseyi göremiyordu. Ve gökten bakılınca insanlar tanınmıyordu.
Tanrılar bile tufandan korkarak geri çekildiler.
Ve göğün en yüksek katına kadar çıktılar.
Tanrılar, orada bir köpek gibi kıvrılmışlardı.
Göğün en son eteklerinde büzülüp yatıyorlardı.
İştar çocuğuna ağlayan bir ana gibi bağırıyordu.
Tanrıların ecesi, güzel sesiyle âh ediyordu:
Yazık o güne! O gün çirkef olsun!
Benim, tanrılar meclisinde kötülük buyurduğum o gün!
Ben nasıl oldu da tanrılar toplantısında kötülük buyurdum?
Nasıl oldu da insanları yok etmek için bu savaşımı buyurdum?
Benim sevgili insanlarım,
Denizi balıklar gibi doldursunlar diye mi doğuyordu?
Anunnaki tanrıları onunla birlikte âh ediyorlardı.
Onlar, yerlerinde ağlayarak oturuyorlardı.
Dudakları çatlamıştı. (116) Ve ağızlarından buhar çıkıyordu.
Fırtına ve tufan, altı gün, yedi geceyi geçti.
Fırtına yurdu silip süpürüyordu.
Artık yedinci gün gelince tufan fırtınası savaşımı durdurdu.
Önceden dalgaları bir ordu gibi birbiriyle savaşan deniz, şimdi dinginleşti.
Kötü rüzgâr dindi ve tufan sona erdi.
Havaya baktığım zaman ortalıkta sessizlik vardı.
Ve bütün insanlık çamur olmuştu. Suyun bastığı yüzey, dümdüzdü.
Bunun üzerine hava deliğini açtığım zaman,
Güneşin sıcağı burnumun kanatlarına vurdu.
Diz çöküp oturdum ve ağladım.
Gözyaşlarım burnumun kanatlarından akıyordu.
Sonra ufuklara bakarak denizin kıyısını aradım.
Her yana on iki kez on iki defa bakınca denizden bir ada yükseldi.
Sonunda gemi Nissir (117) dağına oturdu.
Nissir dağı gemiyi tutup onu sallanmaya bırakmadı.
Birinci gün, ikinci gün Nissir dağı gemiyi tuttu,
Ve onu sallanmaya bırakmadı.
Üçüncü gün, dördüncü gün, Nissir dağı gemiyi tuttu
Ve onu sallanmaya bırakmadı.
Beşinci ve altıncı gün Nissir Dağı gemiyi tuttu
Ve onu sallanmaya bırakmadı.
Yedinci gün gelince, dışarı bir güvercin çıkarıp uçurdum.
Güvercin gitti, geldi.
Onca konacak bir yer belli olmayınca geri döndü.
Dışarı bir kırlangıç çıkarıp uçurdum.
Kırlangıç gitti, geldi.
Onca konacak bir yer belli olmayınca geri döndü.
Dışarı bir karga çıkarıp uçurdum.
Karga gidip bir keliyi (118) gagaladı.
Bundan sonra dört rüzgâr yönüne her şeyi dışarı salıverip bir kurban kestim.
Dağın tepesinde bir tütsü sungu hazırladım.
Artık yedi ve nice yedi sungu küpleri yerleştirdim.
Bu küplerin taslarına
Güzel kokulu kamış, katran sakızı, ve mersin kokusu (myrte) döktüm.
Tanrılar bu güzel kokuyu aldılar.
Tanrılar, kurban verenin tepesinin üstünde sinekler gibi toplandılar.
Büyük tanrıça oraya gelir gelmez,
Kendi zevki için yaptığı büyük gerdanlığı yukarı kaldırdı:
“Siz oradaki tanrılar!
Ben boynumda taşıdığım bu gerdanlığın taşlarını nasıl unutmuyorsam,
Bu günleri de sonsuza dek anımsayacağıma ve asla unutmayacağıma ant içerim!.
Bütün tanrılar bu güzel koku sungusuna gelsinler.
Ama, Enlil bu sunguya gelmesin!
Çünkü körü körüne tufan yaptı ve insanlarımı yıkıma uğrattı!”
Enlil oraya gelir gelmez, gemiyi görünce öfkelendi.
İgigi tanrılarına son derecede kızdı:
“Buradan bir can kurtulmuştur. Bu yıkımdan kimse kurtulmamalıydı!”
Ninurta, konuşmak için ağzını açtı ve Enlil’e, yiğite dedi:
“Böyle bir şeyi Ea’dan başka kim bulup düşünebilirdi?
Her beceriyi, her hileyi yalnızca Ea bilir.”
Ea, konuşmak için ağzını açtı ve Enlil’e, yiğite dedi:
“Ey tanrıların büyük üstadı, ey yiğit Enlil!
Ah, nasıl olur da sen körükörüne tufan yaptın?
Onun suçunu suçluya yüklet! Kelepçesini gevşet ki etini kesmesin.
Yine kelepçesini çek ki daha gevşek olmasın! (119)
Senin yaptığın bu tufan yerine,
Bir aslan kalkıp insanları azaltsa daha iyiydi!
Senin yaptığın bu tufan yerine,
Bir kurt kalkıp insanları azaltsaydı, daha iyiydi!
Senin yaptığın bu tufan yerine,
Veba tanrısı kalkıp insanlara bulaşsaydı, daha iyiydi!.
Ben, büyük tanrıların gizini açığa vurmadım!
Aklı pek çok olana (120) bir düş gösterdim.
O, böylece tanrıların gizini öğrendi.
Şimdi onun için bir karar vermek sana düşer!”
Enlil, geminin içine binip elimden tuttu ve beni karaya çıkardı.
Kadınımı da çıkarıp yanında diz çöktürdü.
Alınlarımızı elledi ve aramızda durarak bizi kutladı.
“Utnapiştim, bundan önce bir insandı.
Fakat şimdi, Utnapiştim ve kadını bizim gibi tanrılar olsunlar!
Utnapiştim otursun! Uzakta, ırmakların denize döküldüğü yerde!”
Enlil’in bu sözlerinden sonra, beni aldılar ve uzakta, ırmakların ağzına oturttular.
Şimdi sana tanrıları kim toplayacak?
Aradığın yaşamı nasıl bulacaksın?
Haydi altı gün ve yedi gece uykusuz kal!”
O, dizlerinin üstüne çömeldiği yerde, uyku ona, sis gibi yavaş yavaş soluğunu verdi. (121)
Utnapiştim ona, karısına dedi:
“Adama bak! Yaşamı istiyordu. Uyku ona sis gibi, yavaş yavaş soluk verdi!”
Karısı ona, Utnapiştim’e dedi:
“Sen onu elle de, adam uyansın!
O, geldiği yoldan esenliğe geri dönsün.
O, çıktığı kent kapısından ülkesine varsın!”
Utnapiştim ona, karısına dedi:
“İnsanoğlu kötüdür. Ve o, sana kötülük eder.
Haydi onun günlük ekmeklerini pişir ve her gün başucuna koy!
Uyuduğu günleri de duvara çiz!”
O, onun günlük ekmeklerini pişirdi ve her gün onun başı ucuna koydu.
Uyuduğu günleri de ona imledi.
Birinci ekmeği kupkuruydu. İkincisi büzülmüştü. Üçüncüsü yaştı.
Dördüncü ekmeğin kabuğu ağarmıştı. Beşinci ekmek küflenmişti.
Altıncı ekmek pişmişti.
Yedinci bu anda adamı elledi ve o, uykusundan irkilip uyandı.
Gılgamış ona, uzaktaki Utnapiştim’e dedi:
“Beni uyku basar basmaz, sen durmadan beni elledin ve sen beni uyandırdın.”
Utnapiştim ona, Gılgamış’a dedi:
“Haydi Gılgamış, günlük ekmeklerini say!
Ve işte şu duvar, sana uyuduğun günlerin sayısını göstersin!
Birinci ekmeğin kupkurudur. İkincisi büzülmüştür. Üçüncüsü yaştır.
Dördüncü ekmeğin kabuğu ağarmıştır. Beşinci ekmek küflenmiştir.
Altıncısı pişmiştir. Yedinci, bu anda sen uykudan irkilip uyandın!”
Gılgamış ona, Utnapiştim’e dedi:
“Bana yardımcı kal! Nereye gideyim?
Bütün organlarımı kötü ruhlar kapladı!
Yatak odasında ölüm bekliyor; neye baksam, o, ölümdür.” (122)
Utnapiştim ona, gemici Urşanabi’ye dedi:
“Urşanabi, denizin rıhtımı seni aldatsın.
İki kıyı arasında gidip gelen gemi senden nefret etsin!
Her zaman, erişmek istediğin denizin kıyısından her seferinde yoksun kal! (123)
Buraya getirdiğin adamın gövdesi kirden kabuk bağlamıştır.
Giydiği post, bedeninin güzelliğini bitirmiştir.
Urşanabi, onu alıp yıkanacak yere götür.
Kutsal bir rahibin yıkanması gibi, onun kabuk bağlayan kirini suyla yıka!
O, sırtındaki postu atsın ve deniz onu götürsün.
Onun güzel bedeni parlasın!
Yepyeni olsun başındaki külâh!
Bir kaftan giymiş olsun! Görkemli bir giysi!
O, ülkesine giderken, yürüdüğü yol boyunca, yurduna varıncaya dek,
Kaftanı tiftiklenmeyip yepyeni kalsın!” (124)
Urşanabi onu alıp yıkanma yerine götürdü.
Kutsal bir rahibin yıkanması gibi, onun kabuk bağlayan kirini suyla yıkadı.
O, sırtındaki postu attı ve deniz onu götürdü.
Onun güzel bedeni parladı.
Yepyeni oldu başındaki külâh,
Bir kaftan giymiş oldu. Görkemli bir giysi.
O, ülkesine giderken, yürüdüğü yol boyunca, yurduna varıncaya dek
Kaftanı tiftiklenmeyip yepyeni kaldı.
Gılgamış ve Urşanabi gemiye bindiler.
Gemiyi dalgaya kaptırarak sürüp gittiler.
Karısı ona, uzaktaki Utnapiştim’e dedi:
“Gılgamış geldi, yoruldu, güçlük çekti.
Ona ne verdin ki o yurda dönüyor?”
Fakat o, Gılgamış, geminin küreğini kaldırdı ve gemiyi kıyıya yanaştırdı. (125)
Utnapiştim ona, Gılgamış’a dedi:
“Ey Gılgamış, geldin, yoruldun, güçlük çektin.
Sana ne verdim ki yurduna dönüyorsun?
Gılgamış, sana gizli bir şey açayım.
Ve hiç kimsenin bilmediği biricik otun yerini sana söyleyeyim.
Bu ot, tıpkı deve dikenine benzer,
Ama dikenleri gül dikeni gibi keskindir; yaklaşana batar.
Sen bu otu eline geçirmek istersen, eline batacağından korkma!”
Gılgamış bunu duyar duymaz derin bir kuyu kazdı.
Ve ayaklarına ağır taşlar bağlayıp kuyuya indi.
Ayağına bağladığı taşlar,
Onu yerin altındaki tatlı su denizinin dibine kadar batırdı.
Ama o, otu aldı ve dikenleri ellerine battı.
Bundan sonra Gılgamış, ağır taşları kesip yukarı fırladı.
Kuyunun suyu onu fırlatıp denizin kıyısına attı.
Gılgamış ona, gemici Urşanabi’ye dedi:
“Urşanabi, bu ot büyülü bir ottur; insan bununla gençliği kazanır.
Bu ota, “yaşlı genç olur” denir.
Bunu Uruk’a yanımda götürmek istiyorum. Onu sevdiklerime yediririm.
Ve onu parça parça doğrayayım. Sonra da kendim yiyip tam çocukluğuma döneyim.”
İki kez yirmi saatten sonra biraz yemek yediler.
İki kez otuz saatten sonra kendilerini akşam dinlenmesine bıraktılar.
Gılgamış burada suyu soğuk bir kuyu gördü. Suda yıkanmak için aşağı indi.
Bir yılan otun kokusunu aldı.
Ve taşların yarığından yukarı çıkıp otu götürdü. (126)
Gılgamış geri döndüğü sırada yılan gömleğini atmıştı!
Bu anda Gılgamış yere oturmuş ağlıyordu.
O, gemici Urşanabi’ye dedi:
“Urşanabi, kollarım kimin için yoruldu?
Kimin için yüreğimden kanlar boşandı?
Kendime iyi bir şey kazandım.
Yer aslanı (127) için iyilik yapmış oldum.
Şimdi denizin kabarması, beni iki kez yirmi saat, o yere geri götürse bile,
Gereçler kuyuyu kazdığım zaman içine düşmüştü.
Burada işime yarayacak olan gereçleri nasıl bulabilirim?
Olmaz! Yurduma geri dönmeliyim.”
Gerçekten Gılgamış gemiyi kıyıda bıraktı.
İki kez yirmi saatten sonra biraz yemek yediler.
İki kez otuz saatten sonra kendilerini akşam dinlenmesine bıraktılar.
Onlar Uruk pazarına geldiklerinde, Gılgamış ona, gemici Urşanabi’ye dedi:
“Urşanabi, Uruk duvarının üstüne çık! İleri yürü!
Temeli gözden geçir! Tuğla duvarı gözden geçir!
Acaba bunun tuğlaları pişmiş değil midir?
Temeli yedi bilge kurmamış mıdır?
3600 dönüm kent, 3600 dönüm hurma bahçesi, 3600 dönüm kerpiç kuyu.
Üstelik İştar tapınağının çukuru.
Bunların topu üç kez 3600 dönüm. Ve işte bunların hepsi Uruk’tur.”

_________________________

MUSTAFA RAMAZANOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI:

(102) Nuh Peygamber, dağların, denizlerin ve ölüm suyunun arkasında bulunduğu için,
kendisi böyle niteleniyor. (ÇN)

(103) Şurippak, Uruk’un yaklaşık 30 km. kuzeybatısında, bugün Fara denen bir örendir. (ÇN)
(104) Ozan burada, bir masal örgesinden yararlanmıştır. Yelden sallanan kamışlar,
sesi insanlara iletiyor.
(105) Ubar-Turu: Babillilerin geleneğine göre, 18000 yıl saltanat süren Tufan’dan
önceki son söylencesel kraldır. (Prof. Landsberger)
(106) Nuh Peygamber’i çağırıyor. Tanrılar toplantısında verilen kararı, gevezelik
edip Nuh’un kulağına iletiyor. (ÇN)
(107) Apsu: yerin altındaki tatlı su okyanusudur; aynı zamanda yerin üstündeki
yağmur suyunun da havuzudur. Ea, hem bu havuzun ve hem de bu okyanusun
beyidir. (Prof. Landsberger)
(108) 3528 metre kare.
(109) Kamış: bir ölçüdür; yaklaşık üç metre uzunluğundadır.
(110) Geminin bu parçasının ne olduğu açık olarak anlaşılmıyor; “su kazıkları”
diye sözcük sözcüğe çevirdik.
(111) Bu ölçünün ne olduğu belirtilmiyor. (Prof. Landsberger)
(112) Susam yağıdır. Bu yağla güzel börek kızartılır. Nitekim Nuh peygamber
de bununla peksimet kızarttırmış olduğunu söylüyor. (ÇN)
(113) Fırtına Tanrısı.
(114) Şullat ve Haniş: Fırtına Tanrısı’nın yanında olan iki küçük tanrı.
(115) İra: savaşı ve hastalığı insanların başına saran bir tanrıdır. (Prof. Landsberger)
(116) Korkularından (Ç.N.).
(117) Nissir Dağı: Bugünkü Irak ve İran sınırında, Rumiye Gölü’nün göneyinde bulunan
yüksek dağlardan biri olsa gerekir. Bu yazma, İsrailoğulları yazmasından ayrılıyor.
İsrailoğulları yazmasına göre, Nuh’un gemisi, Ağrı Dağı’nın üstüne oturmuştur.
(Prof. Landsberger) Kur’an-ı Kerim’e göre de Cudi Dağı’na.
(118) Keli: Suların, bataklıkların, çamurlu tarlaların ortasındaki kuru yerlere dendiği
gibi, su altı olmayan dik tarlalara da “keli tarla” denir. (ÇN)
(119) Ea, insanlara kızıp tufan yapan Enlil’e, bu seslenişiyle adalet yolunu salık veriyor.
Herkesi suçuna göre cezalandırmayı anımsatıyor. Ve yaptığı tufanla gösterdiği
adaletsizliği Enlil’in yüzüne vuruyor.
(120) Akatçası “Atrahasis” olan sözcüğü böyle çevirdik. Bu sözcük, Nuh Peygamber’in sanlarından biridir.
(121) Uyumak için çömeliyor ve böylece kendi kendini zorluyor; ancak, uyku sis gibi
soluğunu ona karşı üflüyor ve uyku, onu soluğuyla boğarak yeniyor.
(Prof. Landsberger)
(122) Ekmek sahnesinin anlamı şudur: Utnapiştim, taşıdığı kan dolayısıyla yarı-tanrı
olan Gılgamış’ı, tanrılık niteliğini göstermesi için, sınava çekiyor. Bu sınav,
Gılgamış’ın bir hafta uykusuz kalmasıdır. Gılgamış, uyumamak için oturmayıp çömeliyor.
Fakat son derece yorgun olduğundan, hemen uykuya dalıyor. Utnapiştim’in karısı uyuyan
Gılgamış’ın sınavı başaramadığını görünce, kocasına onu uyandırıp ülkesine geri
göndermeyi salık veriyor. Ancak Utnapiştim, onun da her insan gibi kötü huylu olduğundan, uyuduğunu
yadsıyarak sonunda bir kavga çıkarmasından çekiniyor ve Gılgamış’ın ne kadar
uyuduğunu kendisine göstermek amacıyla ortaya bir kanıt koymak istiyor. İşte bundan
ötürü, konuğun günlük ekmek payı, uyumasına karşın pişirilip başucuna konuyor. Ve
konukevlerinde hep yapıldığı gibi, hesabı da duvara çiziliyor. Gılgamış, kendisine
yüklenen bütün görev günlerini uykusuz geçireceği yerde, baştan sona uykuyla geçirdikten
sonra, Utnapiştim onu uyandırıyor. Utnapiştim’in önceden kestirdiği gibi, Gılgamış
gerçekten uyuduğunu yadsıyor; ama, başucuna konan ekmeklerin geçirmiş olduğu
değişimler ve çizilen çizgilerle, uyuduğu hemen anlaşılıyor. Bunun üzerine, yaşamı
aramaktan vazgeçerek umutsuzluğa kapılıp talihinden yakınıyor.
(Prof. Landsberger)
(123) Gılgamış’ın acıklı durumu, Nuh Peygamber’i üzdüğünden, gemicisi Urşanabi’ye
yukarıdaki gibi ileniyor. Çünkü gemicisi Gılgamış’a yol göstermekle onu başına
belâ ediyor.
(124) Nuh Peygamber, Gılgamış’ın kılığını düzelttikten sonra ülkesine yollamak
istediğinden, gemicisine böyle bir buyruk veriyor. (ÇN)
(125) Nuh Peygamber’in karısı, binbir güçlükle sonsuz yaşamı aramak için kocasının
yanına gelen ve kocası tarafından sırtına güzel bir giysi giydirilip yine ülkesine geri
yollanan Gılgamış’a acıyor ve kocasına böyle sorduktan sonra Gılgamış’ı geri
çağırtıyor.
(126) Yılan; suyun, yaşamın ve sağlığın tanrısı olan Ningişzida’nın simgesidir. Yılanın
çok yaşayan bir hayvan olması bu otu yemiş olmasına yorulur.
(127) Yer aslanı: Yılanın başka bir adıdır. (Prof. Landsberger)

——————————————————–

I
“Ağacın bedeni hemen bugün, Nacar’ın evine bırakılmış olacaktır.
Ağacın dalları Nacar’ın keseri için hazır olacaktır.
Efendim, niçin ağlıyorsun?
Hemen bugün, senin ağacın bedenini yerin altından çıkaracağım.
Dalları cehennemden yukarı getireceğim.
Eğer bugün yeraltı dünyasına gidersen,
Kutsal şeyler önünde başını eğmemelisin.
Temiz bir gömlek giymemelisin.
Yoksa hemen senin bir yabancı olduğunu anlarlar.
Mermer şişecikten alınmış güzel kokuyu sürünmemelisin.
Yoksa onlar güzel kokuyu alınca hemen çevrene toplanırlar.
Gürzünü (130) yeraltı dünyasına düşürmemelisin.
Yoksa gürzle öldürülmüş olanlar hemen çevrene toplanırlar.
Eline sopa almamalısın. Yoksa ruhlar senden titrerler.
Ayağına ayakkabı giymemelisin. Yerde gürültü etmemelisin.
Sevdiğin karını öpmemelisin.
Kendisine kin beslediğin karını dövmemelisin.
Sevdiğin çocuğunu öpmemelisin.
Kendisine kin beslediğin çocuğunu dövmemelisin.
Yoksa cehennem senin için sokurtu, homurtu yapar!”

Engidu yeraltına iner inmez, adı geçen Tanrıça Nin-Asu’nun kutsallığına ayak basıyor. Engidu, çıplak tanrıçanın güzelliğinden ve vücudunun parlaklığından dolayı kendinden öyle geçiyor ki, Gılgamış’ın kendisine verdiği bütün öğütleri unutuyor. Böylece o, yeraltı dünyasında yakalanıyor ve Gılgamış, değerli ağacından başka, kendisine bağlı olan kölesi Engidu’yu da yitiriyor.

II
O, yatan bir kadına, yatan bir tanrıçaya,
Yatan Nin-Asu Ana’ya yaklaşıyor.
Onun parlak omuzları açıktı. Örtülmemişti.
Onun göğsü mermerden yapılmış yuvarlak bir vazo gibi
Kırışıksız ve dümdüzdü.

III
Engidu, yeraltı dünyasına gidip tanrıçayı görünce,
Bu tanrısallık önünde başını eğdi.
Temiz bir gömlek giydi.
Hemen onun bir yabancı olduğunu anladılar.
Mermer şişecikten alınmış güzel kokuyu süründü.
Onlar güzel kokuyu alınca hemen çevresine toplandılar.
Gürzünü yeraltı dünyasına düşürdü.
Gürzle öldürülmüş olanlar çevresine toplandılar.
Eline sopa aldı. Ruhlar ondan titrediler.
Ayağına ayakkabı giydi. Yerde gürültü etti.
Sevdiği karısını öptü; kendisine kin beslediği karısını dövdü.
Sevdiği çocuğunu öptü; kendisine kin beslediği çocuğunu dövdü.
Cehennem onun için sokurtu ve homurtu yaptı.

IV
O, yatan bir kadına, yatan bir tanrıçaya,
Yatan Nin-Asu Ana’ya yaklaştı.
Onun parlak omuzları açıktı. Örtülmemişti.
Onun göğsü mermerden yapılmış yuvarlak bir vazo gibi
Kırışıksız ve dümdüzdü. (131)

V
O zaman Engidu yeryüzüne çıkmak isteyince,
Onu ne belâ getiren ruh, ne de hastalık ifriti yakaladı;
Onu cehennem kralının amansız bir şeytanı yakaladı.
Onu, yeraltının kendisi yakaladı.
O, yiğitler alanında düşüp ölmedi;
Onu, yeraltının kendisi öldürdü.

VI
O zaman Ninsun’un oğlu, kölesi Engidu için ağladı.
Ve tek başına kalkıp Enlil’in Ekur evine (132) gitti.
“Enlil baba, bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü.
Ağacımın dalları da yerin altına düştü.
Bunları çıkarmak için yerin altına inen Engidu’yu,
Onu, ne belâ getiren ruh, ne de hastalık ifriti yakaladı;
Onu, yeraltının kendisi yakaladı.
Onu, cehennem kralının amansız bir şeytanı yakalamadı;
Onu, yeraltının kendisi yakaladı;
O, yiğitler alanında düşüp ölmedi;
Onu, yeraltının kendisi öldürdü.”
Bunun üzerine Enlil Baba, Gılgamış’a hiçbir yanıt vermedi.
Gılgamış, Sin Baba’ya başvurdu:
“Sin Baba bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü.
Bunları çıkarmak için yerin altına inen Engidu’yu,
Onu, ne belâ getiren ruh, ne de hastalık ifriti yakaladı;
Onu, cehennem kralının amansız bir şeytanı yakalamadı;
Onu, yeraltının kendisi yakaladı.
O, yiğitler alanında düşüp ölmedi;
Onu, yeraltının kendisi öldürdü.”
Bunun üzerine Sin Baba, Gılgamış’a hiçbir yanıt vermedi.

VII
Gılgamış tek başına kalkıp Ea’nın E-Apsu evine (133) gitti:
“Ea Baba, bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü.
Ağacımın dalları da yerin altına düştü.
Bunları çıkarmak için yerin altına inen Engidu’yu,
Onu, ne belâ getiren ruh yakaladı ve ne de hastalık ifriti yakaladı;
Onu, yeraltının kendisi yakaladı.
Onu, cehennem kralının amansız bir şeytanı yakalamadı;
Onu, yeraltının kendisi yakaladı;
O, yiğitler alanında düşüp ölmedi;
Onu, yeraltının kendisi öldürdü.”
Ama, Ea Baba ona şu yanıtı verdi:
“Cehennem kralı yiğit Nergal’a başvur!
Ereşkigal’ın (134) ağabeyi Kral Nergal’a başvur!
Eğer cehennemin kralı yiğit Nergal yeraltının hava deliğini açacak olsaydı,
O zaman Engidu’nun ruhu hafif bir yel gibi yerin altından çıkardı.”

VIII
(Şiirin gelişinden, şimdi Engidu’nun ruhunun gerçekten yeraltından yeryüzüne
çıktığı kendiliğinden anlaşılmış oluyor.)

Bunlar birbirleriyle kucaklaştılar.
Bir türlü birbirlerinden ayrılmak istemediler.
Birbirlerine anlatmaktan usanmadılar.
“Arkadaşım, (135) söyle bana!
Söyle bana, yeraltında gördüklerini anlat bana!”
“Söyleyemem arkadaşım! Söyleyemem!
Sana yeraltı dünyasında gördüklerimi anlatacak olursam,
Sen oturup ağlamalısın.
Ve ben de oturup ağlayayım.
Ellemekle zevk duyduğun benim güzel bedenimi,
Şimdi böcekler, eski bir giysiyi yer gibi yiyor.
Ellemekle zevk duyduğun benim güzel başım,
bir çamur teknesi gibi toprak doludur.”

IX
Engidu, şöyle diyerek büzülüp toprağa çömeldi.
“Arkadaşım, yeraltı dünyasında şunları gördüm:
(Tablette, Engidu’nun yeraltı dünyasıyla ilgili sözlerinin bulunduğu yer kırıktır.
Söylenen bu sözler yaklaşık 30 satırdır.)

X
(Bu sahne, Gılgamış’ın, yer dünyasının ayrıntılarıyla ilgili olarak sorduğu soruları
ve Engidu’nun buna verdiği yanıtları içermektedir ki bu bölümün, yaklaşık
ilk 15 satırı kırıktır.)

“Sehpaya asılmış olanı gördün mü?”
- “Evet gördüm. Eğer işlediği günahtan pişman olsaydı,
Çivinin kopmasıyla kurtulurdu.”
- “Eceliyle öleni gördün mü?”
- “Evet gördüm. Gece yatağında uyuyup, su, soğuk su içiyor.”
- “Savaş alanında öleni gördün mü?”
- “Evet gördüm. Ana ve babası onun için uğraşıyorlar.
Karısı da onun için çalışıyor.”
- “Cesedi kırda bırakılmış (mezara gömülmemiş) olanı gördün mü?”
- “Evet, gördüm. Onun ruhu yeraltı dünyasında uyumuyor.”
- “Ruhuyla kimsenin ilgilenmediğini (136) gördün mü?”
- “Hayvanlara yedirilen tencere kazıntısı,
Ve sokağa atılan yemek artıkları onun besinidir.”

(Destan burada sona eriyor. Destanın son tableti, nasıl tutarsız başladıysa
yine tutarsız olarak bitiyor.)

____________________

MUSTAFA RAMAZANOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI:
(128) Bu ağaçtan, özellikle araba dingili yapılırdı. Nasıl bir ağaç olduğu pek
belli değildir (Prof. Landsberger)
(129) Numaralarla gösterilen bölümleme, metnin kıtalara ayrılmış olduğunu
göstermektedir. Bu kıta bölümlemesi, genellikle Akat şiirine yabancıdır. Buna karşılık,
Sümer koşuğunun bir özelliğidir. Sümerce kıtalar, denebilir ki, ayrı ayrı sahneler
halinde hazırlanmış olurlar. Her sahne tam bir birlik oluşturur. Ancak, kıtaların
bölümlemesiyle ilgili olayların akışı, kimi zaman kesilir. Yani olayların arasındaki
bağlar, çok kez gözardı edilmiş olur.
(130) Bu uygun bir çeviri değildir. Doğrusu, günümüzde ilkellerin kullandığı
“bumerang”a benzeyen, ağaçtan yapılmış bir “atma” silâhıdır. (Prof. Landsberger)
(131) Okurun da dikkatini çekmiş olduğu gibi, burada II. kıta sözcüğü sözcüğüne
yineleniyor. Bunun anlamı ve sanatçının bundan amacı, şöyle açıklanabilir: Engidu’nun
yazgısının değişmesi, yani onun ruhlara katılması, bir yıldırım hızıyla oluyor.
Sanki, hiçbir şey olmamış gibi, yeraltı dünyasında alışılan durum sürüyor ve yine, hiçbir
şey olmamış gibi, Tanrıça Nin-Asu kendi tanrısal dinginliğini koruyor. İşte böylece, insanın
ölümlülüğü tanrıların değişmeyen ölümsüzlüğüyle bir karşıtlık oluşturuyor.
(Prof. Landsberger)
(132) Dağ evi.
(133) Yeraltındaki tatlı su okyanusu (Prof. Landsberger)
(134) Doğru bir metin onarımı değildir.
(135) Akatça yazmada görüldüğü gibi, Engidu burada birdenbire Gılgamış’ın arkadaşı
oluyor. Bu bölümün Sümerce özgün metni elimizde olmadığından, değişikliğin nasıl
ortaya çıktığını bilemiyoruz. Acaba bu değişiklik Sümerce özgün metinde mi vardı;
yoksa Akatlı yazar, her şeye karşın burada, metin üzerinde kesin bir değişiklik mi yaptı?
İşte, söylediğimiz gibi, bunu anlayamıyoruz. (Prof. Landsberger)
(136) Ruhuyla ilgilenilmeyen kimsenin ölüsü: Kalıtçılarınca, ruhu için adak adanmayan
bir ölü demektir. (ÇN)

Tercüme ve Açıklamalar Mustafa Ramazanoğlu,

 

Roma İmparatorluğundan Günümüze…

Yüzyıllar boyunca ve özellikle Rönesantan günümüze batı ideolog ve tarihçileri Roma’ya gönderme yaparak kendi idealleri uğruna ahlaksızca çarpıtmalar yapmış , bu çarpıtmalar ile yaratmış oldukları sanal dünyalarına sahte kökenler icad etmişlerdir. Ortaya sahte bir Roma İmgelemi çıkararak Romalı gibi poz veren XIV Louis ve Napolyondan , Musolini ve Hitlere yeni Romaların yaratıcıları ortaya çıkmıştır. Bu yeni Roma yaratıcılarının listesi oldukça uzundur.

Batının kendine yeni Roma yaratma endişesi sadece liderler ilede sınırlı kalmamıştır. bir Roma Villasını andıran Versailles ‘ten Berlindeki Wilhelm Almanyasının devlet binalarına , Washington’daki Capitol ve Beyaz Saraya kadar bir dolu sahte Romalı binası inşaa edilmiş , eğitimden sanata kadar yeni Romacılık (Neo-Klasizm) etkisini göstermiştir.  İşin dahada komik olan yanı ise Hıristiyanlığa geçiş yapan Bizansın Roma Ruhunu ( -  Bireysel ibadet yasağı – tek tanrıcılığın olmaması ), açıkça yok saymasını görmezden gelerek bu işlerin yapılmasıdır.

Roma önceleri tek bir politik ilkenin hüküm sürdüğü tüccar bir ulustu. Batı dünyası Ruhu olmadığına çok üzüldü ! , özellikle Hristiyanlar, faşist ve naziler ruhlarını ona vermek için tarih sahnesi boyunca yarıştılar. Gerçekte Roma’nın ne aşkın bir tanrısı , ne şeytanı ne de Cehennemi vardı. Şeytan Roma , hep şeytansız yaşadı.

Tüm bunlar batı tarihçi ve ideologlarını harekete geçirdi ve Roma Dininin aslında Romalı olmadığını aslında Romulusun kuruluştan itibaren imparatorluğu Hristiyanlığa hazırladığı ile ilgili yüzlerce hatta binlerce sayfa seçkin kişilerce hazırlandı ve yayımlandı.  Kimi zaman Grotesk sınırlara dayanan bu revizyonizm Romayı kutsayarak XX yy. Emperyalizmine model olarak dayatıldı. Roma tarihi batıda okullara ders olarak kondu, fakat önemli bir sorun vardı !? , az gelişmiş beyinlerin yaratmış olduğu çok tanrılı ve putperest bir yaşamın üretimi olan ve  barbarlık olarak yeni dünyaya yayılan düşünceyi nasıl açıklayacaklardı. ?  Bunun üzerine Suetone’ dan ve Tacitus ‘tan daha ileri gidilerek Hristiyanlığa gölge düşüren imparator imajları gölgelenerek , kaçıklıklar, aptallıklar ve kanlı ahlaksızlıklar derlemeleri yapıldı. Ama bunlar Vergilius ,  Cicero ve Marcus Aurelius ‘un Roma’sı değildi. Örneğin Ticatus’ un boş yere kötü yürekli olduğunu ve romanesk uydurmaların aksine , o anda elli kilometre uzakta bulunan Neron ‘un   Roma ‘yı yakmadığını şehrin külleri üzerinde Lir çalmadığını ve hatta kendi sarayınıda kaybettiği için çok üzgün olduğunu ortaya koymak için bu yüzyılın sonuna kadar beklendi. Dahada kötüsü bu isterik  Şeytan destekcisinin aslında  Seneca tarafından eğitildiğini ve Augustine tapınağındaki kütüphaneyi yeniden yaptırdığı , eğitime, bilime ve güzel sanatlara ilgi duyduğunu kanıtlamak için yine beklemek gerekti.

Kısaca batı ideologları Roma tanrılarını , Yahudi_Hristiyanlığa şaşırtıcı şekilde benzeyen XX yy ‘da Melanezya etnografyasından ödünç alınan ve kutsal bir duyguyu ifade eden mana’da özetleyen mistik bir tanrısallıkla donatmak için ellerinden geleni yaptılar. Tüm bunlar olurken Roma dininin , Romalıların o dönemde bilmedikleri bir bölgeden formüle edilmesinin imkansızlığını kimse söyleyemedi. Batı kültüründe hayatın her alanında yaratılan bu sanal dünya Budacılığı mayasız ekmekğin isa peygamberin etine , şarabınsa kanına döneceği görüşü ile açıklamaya benzer. Daha da kötüsü herşey bilimseldir.

Mana ‘yı bir kenera bırakırsak Numen sözcüğü Romalıdır ve Vergilius ‘un Aeneis’inde geçer ve ortak kabul görmüş anlamı kutsal varoluştur. Buna göre başlangıçtan itibaren insanda doğa üstü duygusu vardır. Bilindiği gibi Romalıların büyük pratik duyguları vardır ve tanrılarına meslek adı verirler ; birinci ekin tanrısı Vervactor , ikincisi Reparator, tapan geçme tanrısı İmporticor , tohumlama tanrısı İnsitor gibi. Batı tarihçileri Romada tarihin her döneminde şeytan aramışlar, fakat bulamamışlardır.Nedeni ise ters giden şeylerin Obarator ya da Occator ve başkalarının memnuniyetsiz olmaları ve intikamıdır.

Bu yararcı tanrıların bir kökeni olmak zorundadır. İtalyaya Roma’dan çok daha önce yerleşilmiştir ve Roma’lılar İÖ bin yılın İtalyanlarının soyundan gelmektedir. Bu dönemden itibaren büyük bir kültür homojenliği ortaya çıkar. İki temel kültür vardır , birincisi ölülerin gömüldüğü çukur mezarlar kültürü , ölü yakma kültürü. Birincisi Villanova, Adriyatik, Apulia , Sicilu kültürlerini bir araya toplar, ikincisi ise Golasecca, Atestine ve Latial kültürlerini. Dinleri hakkında fazla bir şey bilinmez.

Yine bilmekteyiz ki, savaş alanından kaçan Troyalı Aeneas , babasını Sicilyada kaybettikten ve Kartaca kralicesine esir düştükten sonra Tiber nehrinin ağzına vardığı zaman Latium kralı tarafından kabul edildi , kral kızı Lavinia’yı ona verdi. (Latin sözcüğü burdan türemiştir) Aeneas’ın kurduğu şehrin adı Lavinium burdan gelir. Dolayısıyla İÖ XIII yy İtalyasında bu tarih heredot tarihlendirmesi ile aynıdır. Latium uygarlığının dini vardır ve Roma tanrıları kısmen burdan türerler. Kısmen terimi bir başka İtalyan halkının , Samnitlere akraba olan Sabinlerin de Roma’nın kuruluşuna katılmış olması ve kendi tanrılarınıda dahil etmeleri ile doğrulanır.

Aeneas ve Babası

Latinlerin ve Sabinlerin dinleri Hint-Avrupa kökenlidir, en azından Aeneas geldiğinde çok tanrılıdırlar. Tarihçiler Romanın kuruluşunda Hint-İran etkisini oldukça abartırlar. Bir çok din gibi eski İtalyadan türeyen ve yerel dinleri birleştiren Roma dininde gökyüzü tanrısı vardır , önce şimşek ona bağlanmıştır. Bu dünya işlerine pek karışmayan Jüpiter’dir – panteona başka tanrılarda eklenmiştir ; Mars , Quirinus , Ceres , Herkül , Bacchus, Venüs.

İtalyanın bir özelliği avrupnın diğer akdenizli halklarıyla yani Yunanla başlayıp Hint-Avrupalılarla son bulan halklarla çok sıkı bir özdeşleşmeyi engeller . Yunanlılara göre Aeneas soyundan gelen efsanevi kahramanlar Romulus ve Remus ‘un Romayı İÖ 753-749 arasında kurduğu dönemde kuruluşun üçüncü büyük katılımcısı olan ve  Hint-Avrupalı olmayan bir halk vardır : Etrüskler.  Heredot Etürskleri Doğu Anadoludaki Lidya kökenli olduklarını , II bin yıl sonu ile I bin yıl başı arasında İtalyaya göç ettiklerini söyler. Diğer bir ayrıntı Troyalı ve dolayısıyla coğrafi olarak Lidyaylılara yakın bir halk olan Frtigyalı Aeneas ‘ın Etrüsklerin kuzeni olmasıdır. Burdan çıkan sonuç italyanın ve İlk Roma topluluğunun önemli bir bölümü I. bin yılda Türkiyeden gelmiştir. Etrüskler , Latinlerle birlikte Roma metropolü kurucusudur.

Etrüsk

Etrüskler diğer İtalyan sakinleri gibi Zerdüşt refırmundan çok önce Vedacı panteondan kurtulmuşlardır. Vedacılığın Tanrı-Şeytan kutuplaşması yoktur. Etrüsk ve Roma dininde şeytana raslanmaz. Aynı şekilde Yunan’dada şeytan yoktur.

Yunan kültürünün Roma üzerindeki etkisi batılı ideologların söylemlerinin tersine oldukça kısıtlıdır, çünkü Jüpiterin Zeusla eşleştirilmesi tamamen biçimsel ve yapaydır. Zeus , Yunanda verilen bir sözün asla güvencesi olmamıştır, Ceres ‘in Libera mı , Ariane , Venüs ya da Semele mi olduğu hala tartışılmaktadır. Roma Atinanın bir taklidi değildir. Dönemin İtalyasında dinler iç içe geçmişti , Dumezil ” aydınlanma çağında Romalıların mitolojisi yoktu ve Halikarnoslu Dionysios onları büyüden koruyan ve ritüellerini katışıksız ve süssüz bir teolojiye bağlamalarını sağlayan bu hayal gücü sadeliklerini övüyordu ” der. Romalılar için , Romaya sürgün edilmiş bir Yunanlı olan ve Romanın bir yunan yansısı olduğunu söylemek iyi niyetli bir yaklaşım değildir.

Romanın başlangıcından itibaren konsül, eyalet yöneticisi , memur , yani görevli olan tanrıları vardır. Buğday ve bağlar için tanrıları , tarladaki faaliyetler için tanrıları , hatta hırsızlar için bir tanrıçaları bile mevcuttur. Romalı mitlerde büyük fantaziler yoktur. İnancı her durumda şiir duygusu ve saçmalığa benzetecek olursak Romalıların olaylar karşısında ayakları daima yere basmıştır. Doğa üstüne yönelme onlar için bir düzensizlik demektir. Yunanlılar dini Demokrasinin garantörü yapmışlardı ; Romalılar ise devletin garantörü yapmışlardır. Yunanda Romada dinsel tuhaflıkları benimsemediler, insanın bir kuştan , bir yılanla birleşmesinden oluştuğunu ileri sürmediler. Başlangıçtan itibaren dinleri işlevseldi, yunan dinine tesir eden taşkınlıklar doğu kökenliydi. Özellikle sanat tarihinde Romalı ve sonrası olarak gerçekçiliği betimlemek bu noktada önemlidir.

Roma dininin anahtarı oldukça paradoksal bir biçimde , bu konu hiç açılmak istenmez , tanrılarla bireysel ilişkinin yasak olmasıdır.Her ihlal Romalıyı anarşik dindarlık suçlamasıyla karşı karşıya bırakır. Kehanet , fal , büyü gibi uygulamalar din ihlalleri arasındadır. Doğa üstü güçlerin varlığını söylem yapmak senatoyu karşıya almak demektir.. Tanrılara doğrudan başvuru kağıt üstünde bir söylem değildir ; örneğin Seneca ” De superstito ” adlı  kitabını bu konuya ayırmıştır.  Hristiyan kültürüyle yoğrulmuş   (Yahudi-Hristiyan-Müslüman) çağdaş kabul edilen dünya insanının bunu anlaması mümkün değildir, Tanrısallığa bireysel baş vurunun iki önemli sakıncası bulunur. Birincisi , koruyucu tanrıların iktidarının , yani bizzat site’nin ruhunun yasa dışı olarak çalınmasıdır. Bu ilahi güçlerin tanrısallığının kendisine verildiğini ileri süren İnsan Tiranları oluşturur.  (Romalılar günümüz gerçeğini binlerce yıl önce görmüşler) İkinci tehlike ise toplumun üstünlüğüne dayanan site yasalarının çökmesidir. Bu yasaların üstünlüğüne son verir.

Aynı yasaklamma daha sonra Roma dininde mistisizmin yokluğunu değil olanaksızlığınıda açıklar, bu çağdaş tarihçileri aldıkları eğitim nedeniyle  oldukça yanıltan bir konudur. Bu eksiklik bir zayıflık değil bir görevdir: Çünkü tanrılarla konuşan ya da tanrının onunla konuştuğunu söyleyen bir insan artık toplum üyesi değildir. Herkes bilir ki mistisizmin sonu delilik ve akıl hastalığıdır.

Aynı yasaklama şeytanın yokluğundada geçerlidir. mazdacılığın ve yahudiliğin Ahriman’a ya da Şeytana verdiği iktidar tanrının gücünden gelir ve bu güç kamu düzeni için bir tehlikedir. Roma dinindeki az sayıdaki cin’in rollerinin sınırlı olmasının sebebi budur. Tanrısallık sadece site yaşamının özünde saklıdır.  İtalyada kehanetler ve kahinler yunanda kazandıkları güce asla ulaşamamıştır. Metafizik duygunun köreltilmesi Roamlılara şeytan suçlamalarınıda beraberinde getirmekle birlikte yasalarla yönetilen bir uygarlığı doğurmuştur. Yunanda görüldüğü üzere asla insan kurbanlara raslanmaz, suçlunun canının alındığı görülmez. Elbette cani olduğu hukuksal olarak kanıtlanmış kişiler hariç.

Roma’nın Cumhuriyetinden doğuşundan imparatorluğun çöküşüne kadar bir tutku, entrika , vahşilik ,taşkınlık ,aynı zamanda da işitilmemiş bir incelik ve kültür şehri olduğunu hafızalardan çıkarmamak gerekir. Yüzyıllar boyunca Roma modelinin takip edilmesi boşuna değildir. Roma Ulus devletin en tipik örneğidir, sitenin daha sınırlı modelini mükemmelleştirmekle meşul Yunan buraya pek aldırmaz. Roma özünde sömürgeleştirici fakat dikkatli encelendiğinde uygarlaştırıcı dehası içinde site’yi çok geniş boyutlara yaymıştır. Pax Romana böyle oluşmuştur fakat asla Pax gracea oluşmamıştır.

Bu yüzyıldan itibaren heyecansız bir dinden rahatsız olan çok sayıda tarihçi ve batı ideoloğu kendisini bunun gerçekte Roma dini olmadığını kanıtlamaya adamıştır.Bu tutum daha sonraları revizyonist olarak nitelendirilecektir. Romanın Ön-Hristiyanlaştırılması çalışmalarına yoğun olarak katılan Dumezil ; aslında Romanın dinsel duyuları olduğunu fakat süreç içerisinde bunu kaybettiğini ileri sürer. Dinsel duyu nedir sorularını ise cevapsız bırakır. Daha 1930 ‘larda Carcopino İmparatorluğun dinsel pratiğinin çöktüğünü savunur ; papazların kutsal ayinlerini atalarının kutsal günlerinden alarak devam ettirdiği söylemini yapacak kadar gözü dönmüştür. Ona göre Cumhuriyetten , imparatorluğa geçerken Roma dini değişmemiştir. Halkın bu dinin değerini anlamasıda on iki yüzyıl sürmeside tüm bu açıklamalar karşısında tebessümle karşılanacak bir gerçekliktir.  Bu paradoksal söylemler batı tarafından yazılan Hristiyan dini için olmazsa olmazlar arasındadır. Aslında Roma dinine yöneltilen eleştiri hem Tanrının hem de şeytanın olmamasıdır.

Jérôme Carcopino (1881–1970)

Roma dininin boş bir iskelet olduğu , başlangıçtan itibaren yozlaşmış bir kurgu olduğu şeklindeki inatçı ve taraflı söylemlerin sonsuza dek rafa kaldırmak gereklidir. Fakat Roma dininde mistik bir damar olmadığını kavramakta güçlük çeken Üniversite Bilimi eskiyi tekrarlamaktan vazgeçmeyeceği görülmektedir.

181 yılında Janicum Tepesi yamacında bulunan Roma ikinci kralı Numa’ ya ait mezarda esrarlı yazılarında bulunduğu söylenir. Şehir yargıcı Quintus Petilius tarafından yönetilen Senato bunları aceleyle yaktırmıştır.Yazılar kimse okumadan yok edilmişlerse de , Plutarkhos , Numa’ nın hayatında bunlardan bahsetmiştir. hayal gücü birden devreye girerek yazıların ataların  dinine karşı çıktıkları için Senato tarafından yakıldığı ileri sürüldü . Çok sonrada bu kitapların Pythagorascı yazılar olduğu söylendi, çünkü Numa Pisagordan ilham almıştı.

Hipotez kronolojik olarak saçmadır , çünkü İÖ VIII yy ortalarına doğru kurulmuş ve ilk kralı Romulus’tur. Ardılı Numa , VIII yy sonunda VII yy başından önc hüküm sürmüş olamaz. Hükümranlığının geleneksel olarak kabul tarihleri İÖ 715-672 dir. Oysa Pisagor Güney İtalyanın Dor Kolonisi Crotone ‘ da İÖ 530 doğru ders vermiştir. Aradaki 200 yıllık mesafe yorumu geçersiz kılar. Numa döneminde pisagorcu kimse yoktur.  Bu yüzyıl tarihçisi Armand Delatte bu konu üzerinde oldukça titiz bir çalışma yürütmüştür, bu araştırmada ünlü kayıp yazıların II. yy daki karanlık bir Roma yazarı Fulvius Nobilior ‘un ürünü olduğuyla ilgili yeterli nedenler gösterir. Bu , Numanın yıldız bilgisi nedeniyle pisagorcu olduğu söyleminin ortaya çıktığını söyler. Gerçektende Numa yıldızlarla uğraşır ve Roma yılını on iki aya bölmüştür. Fakat Plutarkhos ‘a inanılırsa Roam döneminden itibaren büyük bir astronom olarak kabul edilmez. Kısacası Fulvius ve dostu Ennius , tasarladıkları teorinin merkezine kendileriniin tasarladıkları tarif edilemez tanrıyı , Herkül Musagetus ‘u , yani müzlerin koruyucusu Herkül’ü yerleştirdiler. Bu kuraldışı bir bileşimdir ve aralarında Ovidius’un pisagor ‘ının da bulunduğu eski metinlerin hatalı yorumu temelindedir. Sanki Senato sahtekarlıklar yığınını yakmıştır. Pisagorcu öğretinin bir çom Romalı üzerinde etkisi kuşkusuz oldukça derindir fakat Numa ‘nın Gnostiklerin tarif edilemez tanrısına inandığı ve Senatonun tamamen Roma’lı bir tek tanrıcılığın bu yeniden doğuşunu tohum halindeyken bastırması düşüncesini ileri sürmek zırvalıktan başka bir şey değildir.

Roma’da hatta imparatorluk roma’sında hem dinsel pratik hem de din duygusu oldukça canlıdır. Bu Roma’nın kuruluşundan itibaren davranışlara önderlik eder, sözünü tutmamak Jupiteri kandırmak olarak kabul edilir. Asker olduğu kadar tüccar bir ulusta olan ve dolayısıyla şeref ve verilen sözlerin tutulması konusunu oldukça ciddiye alan Roma , mitologlardan çok özellikle ahlakçıları tatmin etmeye uygun bir tanrıya inanır ; Deus Fidius . Bütün italyada saygı gösterilen bu tanrıya ait yol boylarında bir çok sunak bulunur, bu ise Carcopino’nun Romalıların şenliklerine tanrılarını dahil etmediği savını bir kenara koymamızı söyler.

Bununla birlikte Roamlıların tanrıları için yapmış olduğu tapınakları nedensiz yaptıklarını düşünmek için oldukça kötü niyetli olmak gerekir. Bu tapınaklarda sayısız şenlikler , törenler, arınma toplantıları düzenlenmektedir. Roma dininde doğma yoktur, ünlü tepe dışında vatikanları bulunmaz , tanrısallığa yapılan referanslarda şeytan ve cehennem kavramına raslanmaz. Cehennem şiirsel bir kavram olup kişi inanıp inanmamakta serbesttir. Cehennemin mucidi ise Vergilius’tur. O da teolog değil şairdir. Roma’ya cehennem virüsü yunandan  bulaşmıştır.Platon cehennemden üç yerde bahseder ; Phaidon, Gorgias , Devlet. Platonun Roma düşüncesinde teolog gücü yoktur, Akademik-Hristiyanlık öncesi Gnostisizmine doğru pisagorcu ve Orphikçi eğilimlerinin çok açık şekilde türevi olan asla ortaya çıkmayan asıl dünya ile asla gerçek olmayan algılanabilir dünya arasındaki kısmen manici ikiciliği ile Phaidonda eksiksiz biçimde bulunan Platon’un bize ulaşan düşünceleri hala tanımlanmayı bekler.  Nietzsche tarafından ortaya çıkarılan bu açık gariplik genellikle yanlış yorumlanan bir bölümde ( Wagner’in Yahudi düşmanlığından duyduğu tiksintiyi açıkça haykırmış olan Nietzsche ‘nin elbette hayali yahudi düşmanlığının   kanıtı olarak) ifade edilir :

” Bu Atinalının Mısırlıların – Büyük olasılıkla Mısır Yahudilerinin – okuluna katılmış olması bize pahalıya mal olmuştur. ” (Ecce Homo)

korhanafşar

Roma elitlerinin ve entellektüellerinin Yunan mitlerini kuşkuyla karşıladıkları kesindir. Olymposlular karşısında Helen ve dahası Helenistik saygısızlık onları şaşkınlığa düşürür. Romalılar tanrılarının kavranılır kılmak için her zaman çaba harcmışlardır, sağ duyu ve mantık başka halkların tanrısallıkla bağdaştırdıkları doğa üstü güçlere yer bırakmaz.

Roma religio’ su bizim düşüncelerimizle hiç bir ilgisi yoktur, toplumu birleştirmeye yönelik ahlaki ilkeler topluluğudur. Tüm yasaların ruhu niteliğinde olup toplumsal bir bağdır.  Roma metinlerinde karşımıza çıkan bir başka sözcük pietas , Judeocu tanrı dindarlığı değil , site tanrılarına saygıdır. Daha çok kişinin yüklendiği sorumluluklarıyla olan daimi bağını ifade eden bir davranışsal eylemdir.

Romalı esas olarak filozoftur ve teolojiside hukuksaldır. Numa’nın mezarında senato tarafından yaktırılan ünlü kitaplar mistisizmin özünden dolayı değil tanrısallaştırılmış insanlar olan tanrılar olduğundandır. Senato , sapkınlık ve cılgınlıklara asla izin vermez. İmparatorların ciddi olarak kendilerini tanrı olarak görme eğilimleri vardır. Yine bazı tarihçilere göre Tacitus , yahudiliğe buradanda hristiyanlığa ilgi duyarak Roma dininin reddini yansıtır. Bu tür bir önermeyi öne sürebilmek için cahil olmanın ötesinde dürüst olmamak gereklidir. Çünkü Tacitus yahudilik ve Hristiyanlığı özdeşleştirerek Christ adı altında isayı tek zikrettiği yer de söylenti düzeyindeki bilginin tam aksini yazar ; ” Bu gürültüyü bastırmak için Neron (Tacitusa göre Roma yangınından sorumlu kişidir) günah keçileri buldu ve halkın Hristiyan diye adlandırdığı ve canice geleneklerinden dolayı sevilmeyen insanları en büyük cezalara çarptırdı . Bu adın kaynağı ise Tiberius ‘un hükümdarlığı altında vali Pilatus tarafından ölüme mahkum edilmiş olan Christ’tir.

Tacitusun yahudi-Hristiyanlar için kullanmış olduğu- ilkel canice genekler – rezil -nefret gibi nitelendirmelerden sonra Carcopino’nun Ticatus hakkında bu dine nasıl bir hayranlık duyduğunu bulmasıda insanı gülümsetir.

Roma dininden iki önemli ders çıkar , birincisi Şeytan olmadan çok iyi ve uzun süre yaşanabileceği ikincisi ise etnik kaçınılmazlığın olmadığıdır. İran gibi emperyalist ve Hint-Avrupalı olan Romalılar, Etrüskler, Latinler ve sabinler gibi aşırı mit zevki miras almadıkları gibi panteonlarını basitleştirme mirasıda almamışlardır. Ölü deniz sahillerinde güneşlenen şeytan İtalyan sahillerinde oldukça güç kaybederek Michelangelo’nun Sistine şapelinin tavanında bir komedyen olarak yardımcı bir rol vermeye yaramıştır,  fakat manzaranın göksel güçlerle ilişkisi ise farklı bir konudur.

source:saklısite

Keltler ve Sırları

Keltler

XX. yy. altmışlı yıllarında antropologların bir kısmı insanın Afrika’da ortaya çıktığını belirsiz bir dönemde oradan diğer kıtalara göç ettiğini ileri sürmüşlerdir. Bu göçün Ortadoğuya ulaştığını ve oradan iki büyük akıma bölünerek birinin Avrupa diğerinin Asya nüfusunu oluşturduğunu ileri sürmüşler ilerleyen süreçte bering Boğazından Amerika Kıtasına diğeri ise deniz yoluyla Okyanusya adalarına ulaşmışlardır.

30 yıl sonra bu hipotez çökmüştür. Asya’da çok başka bir şeye işaret eden fosiller bulunmuştur : İnsanlaşmaya yani dik yürümeye alışkın deyim yerindeyse ilk İnsan varlıklarının ortaya çıkışı Asya’da meydana gelmiş olabilirdi, belki de avrupada. Fransız Arkeologların Brezilyanın delikli Taş denilen bölgesinde insan varlığını 30,000 yıl öncesine götüren mağaraları bulması söylenenden çok önce insan varlığı hipotezi bir olgu haline getirmiştir.
Geriye bu kadar çok kavmin nasıl oluştuğunu bilmek kalmıştır, örneğin iri ve sarışın Keltlerle ufak tefek ve siyah saçlı Mongoloid Asyalıların. Bu farklılıklar bir imgelemide bünyesinde değiştirecektir.Kuzey avrupanın sarışın toplulukları keltlerin sarı saçları ve mavi gözleri çekinik genlerin ağır basmasıyla oluşmuştur. Mongoloid ırkın farklı özellikleri , afrikalı bir insanın farklı özellikleri genetik miras olarak aktarılmış ve bu özellikler günümüzde terk edilen İnsan Irkları kavramını ortaya çıkarmıştır.Irk konusunda bir ve bölünmez tek bir insan Irkı vardır.
Batının devlet destekli kollektif hayal gücü Etrüskler ve Yunanlılar ile birlikte Keltleride bu hayal gücü sepetine atma dışında çok az şey bilinir. ” Kelt ” terimi bile anlam belirsizliklerine ve bir çok spekülasyonlara maruz kalmış bir dolu mistik hikaye üretilmiştir.
Keltoi terimi tanımını ilk yapanlar yunanlılar olup Aplerin kuzeyinde yaşayan insanlar için kullanmışlar – galyalı ve Kelt terimleri birbirlerinin yerine kullanılabilir. Sicilyalı Diodoros tarafından bizlere aktarılanlar , çok kaba ve soğuk görünüşleriyle kendilerini sürekli yücelterek karşılarındakini sürekli aşağılayan ve tehdit sayan hızlı öğrenen , Lire benzeyen estrüman eşliğinde şiirler okuyan şairlere sahip, özel önem verdikleri filozofları ve teologları olan – bunlara druidler denir , insanlardır.
Keltler kararlı yapıları ve dil yoksunluğu ile farklılaşsalar bile şiir okuma ve kahramanlık özellikleri ile yunanlıları çağrıştırır. Onlara Kuzeyde Norse denir, önce üç gruba bölünmüş gibiler : Kartal burun ,uzun kafatası (delikosefal) ve çok açık renk saçları ile yunanlıların tanımına tamı tamına denk düşen İskandinavlar : Güney doğu Fransa’da Savoie’de , İsviçre’de Po ovasında ,Tiroller’de Normandi’ya ,Ardenne’de rastlanan ve kafalarının yuvarlak ,burunlarının iri , boylarının kısa , fındık gözlü ve kestane saçlı olmalarıyla vucut hatları öncekilerden farklı olan Alpliler ; ve orta boy , ince,uzun yüzlü, koyu renk saçlı koyu renk gözlü Akdenizliler. Bu tanım Eski kıtanın nüfusunu oluşturan büyük istilanın ikinci dalgasını oluşturan topluluklara denk düşmektedir. (1) Birincisi doğudan batıya , İÖ yaklaşık üç bir yılda Hint’ten gelen Hint-Avrupa topluluklarınınkiydi , hakkında daha geniş bilgiye sahip olduğumuz ikincisi batıdan doğuya ve kuzeye üçüncüsü ise V yüzyılda başlamıştır.

 

Üç istila dalgasından toplulukların ortak bir soydan geldikleri hipotezi büyük oranda kabul görür.Gerçektende Keltlerde kıtanın ilk Hint_avrupa istilacılarının soyundan gelenler görülür. Bu hipotezi destekleyen olgu ,Karpatlarla Ural arasında bir yerde yaklaşık dört bin beş yüzyıl önce kök salmış olan Hint-Avrupa dil ağacına mensup Kelt dilidir. keltçe Latincenin olduğu kadar Slav dilinin , Hinducanın olduğu kadar Yunancanında akrabasıdır.
Keltler dalga dalga yayıldıklarında boş alan bulamadılar .Ataları ,” ölüleri yakkan ” halklar ve pro-keltler onlardan önce gelmişlerdi. Titizlikle hazırlanan soy ağaçlarına karşın ikinci ve üçüncü dalga Keltlerin kökenleri bilinmezliktir.

Tüm Kelt edebiyatı geç dönemlidir, kökenlere gönderme yapan efsaneler hayal gücünde iç içe girerler. İstilalar kitabında der ki ; İrlandanın ilk istilacıları , elli bin kadın ve üç erkek, Nuh soyundan geliyorlardı ve hepsi , tek bir erkek hariç Tufan’da öldüler. Hayatta kalan o adam , Fintan , büyü yeteneğine sahip olduğundan , dalgalar arasında yüzebilmek için somon balığına dönüştü.Sular çekildiğinde kartal oldu , ardından atmaca, atmaca olarak ülkenin çok yükseklerinde uçtu ve su çekilirken ortaya çıkan dağları ve ovaları gözledi.
Tez şaşırtıcı gelsede ,yunanlı tarihçiler tarafından tanımlanan sarışınlık irlandalılarda hiç yoktur, genetik olarak çekinik genlerin üstün gelmesini sağlayan bir ırk karışımı meydana gelmiş olabilir. Kelt’ler dahil Avrupa istila topluluklarının tümünde Vedacılık ve Zerdüştcülüğe ait inançlar vardır. Buradaki önemli ayrıntı Hint_arilerle aynı dinleri yaratmamış olduklarıdır, aynı ağacın farklı dallarına benzerler.
Kısaca Keltler hakkında bilinen her şey , ikinci istila dalgasını oluşturanlara adanmış terimlere göre , köken olarak Orta Avrupalı gözüktükleri ve İÖ V yüzyılda başlayan La Tene denen dönemden itibaren kayda değer olarak yayıldıklarıdır. Britanya adalarını, ispanya, yunanistan ve rusyayı almışlardır. Seçmiş oldukları topraklara göre farklılaşmışlardır. Kimileri kendini Galyalı, kimileri İrlandalı kimileri ise Norveçli olarak adlandırmışlardır.
Romalı tarihçiler tarafından telkin edilen ve onlar açısından uygunsuz olan önyargılar kesin olarak doğrulanabilmiş değildir. Bu halklar İÖ III. bin yıldan beri tekerlekli araçları kullanan proto-keltlerin mirasını almışlardır, barbar olduklarıda bakış açısına bağlıdır.Ölülerini yakan halklar aynı dönemde etlerini küçün bronz kazanlarda pişirmekte , giyisi ve mücevherlerinde ise estetik duygular bulunmaktaydı. Vikingler gemi inşaa etmeye başladıklarında “drakkar ” denen ve Kolomb’un karavellerinden beş yüzyıl önce Amerikaya kadar ulaşmışlardır.
İÖ 279′da Keltler yeniden makedonyayı ve Teselya’yı dolayısıyla Yunanistanı işgal etmişlerdir. Kelt paralı askerleri III yy. Helenik savaşlarında çarpışmışlar ; Roma tarafından Yeni Ahit’in ünlü “tetrark”‘ı Herodes Antipas ‘a hediye edilen dört yüz galyalıdan özel muhafızlarda yine Kelt’tir. İçlerinden yirmi bin kadarı bu kezde Küçük Asyayı işgal için yola çıkmışlar ve Galatia’ya yerleşmişlerdir.

Avrupanın hemen her yerinde kelt’ler vardır fakat homojen ve farklı bir bütün oluşturmazlar. Süreç içerisinde sürekli farkılılaşmışlardır, örneğin Vikinglerle galyalılar arasındaki fark ortadadır.Yüzyıllar içerisinde göreneklerinin yanı sıra inançlarıda farklılaşmıştır. Ne varki inanç zamana ve bölgeye göre farklılaşsada ortak gövdeden gelmesi sebebiyle Arverni ya da Viking olgusunu değiştirmez.

İnançları konusunda, bronz ardından demir çağında nasıl olduklarına dair hiç bir şey bilinmez. Keltler hakkında bilinenler XIII. yy yaşamış Snorri Sturluson adlı İzlandalı bir bilginin çalışmalarından kaynaklıdır. Proto Keltlere gelince bir kaç parça bilgi dinlerini yeniden tasarlama olanağı vermez. Sanat ve metinlerin gösterdiği gibi kesik baş kültleri mevcuttur ; İÖ III-II yy kadar uzanan Bouches-du-Rhone’daki Roqueperteuse Tapınağı’nın tüyler ürpertici sütünu sadece bir örnektir.Bu taşlar arasına sıkıştırılmış hakiki kafa tasıdır çünkü Keltler ellerine geçen her kesik başın onları doğa üstü güçlere karşı koruduğuna inanmaktadır.

Keltlerin taptıkları ana tanrıçanın kutsal renginin mavi olduğu inancı onların gövdelerini boyamaya yöneltmiştir. Onları yamyam olarak niteleyen Romalılar ; çığlıklar atarak çırılçıplak arabalarının üstünde boyalı bedenleriyle savaşa atılan bu insanlar korkunç bir barbarlığı temsil etmektedir.Ayrıca şenlikleri sırasında ortalık yerde sevişmeleri Romalılar tarafından hoş karşılanmamktadır.

Tüm bu olumsuz bakış açısına karşın bir panteonları vardır. Theodor Mommsen , Spekülasyonların ve hayal gücünün birbirine karıştığı Kelt Rahipleri (druid) öğretisi hakkında kesin bir fikir belirtme isteğinin boş bir çabadan başka bir şey değildir teşhisi koyar. Ancak Momsein Kelt dinini, kuşkusuz ruhu tatmin etmeye daha uygun bulduğu Greko_Romen diniyle karşılaştırdığınında unutulmaması gerekir. Bu bakış XX . yy bakış açısını yansıtmaktadır. Kelt panteonunda ” en az dört yüz tanrı ” sayılmıştır. Burada büyük bir tanrıça Danu vardır. İrlanda Keltleri onun soyundan geldiklerini söylerler. Keltlere Hint_Ari köken oluşturmak tamamen raslantılara kalmış bir iştir.

Tarımın başlangıcından itibaren öncelikle hayatta kalmanın garantisi sonra da zenginliğin kaynağı olan toprak , tohum ekmeyi, boynuzlugilleri ve ardından vahşi koyunları evcilleştirmeyi öğrenmiş tüm halklar tarafından kutsallaştırılmıştır. Verimlilik ve bunu sürdüren cinsellik , Kelt el yapımında figür haline gelmiştir. Fallus taş anıtında vajinasını iki eliyle ayırarak duran tanrıça temsillerine, yumuşak kiraç kayalardaki ereksiyon halindeki erkeklerin tasvir edildiği dev granürlere kadar liste uzundur.

 

Keltlerin hayal gücü cinsellikle ölüm kutupları arasında salınır gibidir. Her durumda Danu tek ana-tanrıça değildi ; Kelt panteonunun tanrıçaları genel olrak sıfatları aile yaşamını temsil eden ana-tanrıçalardır.

Yakın dönem tanıklarına yani ikinci dönem kelt istila dalgasıdan kaynaklanan tarihsel tanıklara başvurulduğunda bile Kelt inançları kısmen oluşturulabilmektedir. Bunların hemen hepsi çok biçimlidir ve kabileden kabileye değişiklik göstermektedir. Doğa üstü güçlere inanma isteği olsada hepsi aynı şeye inanmaz. Yinede uygulama ve törenleri hakkında bilgi çoktur. En büyük şenlikleri olan bizim 1 Kasımımızın arifesinde kutlanan Samhain , düzen karşısında kaos yok olduğunda dünyanın yaratılışı kutlanır. Ölülerin ruhlarının yeryüzüne musallat olduğu bu dönemde dönüşlerini engellemek için kurban sunulur. Hristiyanlık ise ölüleri kutlamak için bir gün kaydırmıştır ; 2 Kasım. Demek ki Keltler ölülerin ruhlarına yani ruhun dirilişine inanmaktadırlar. Onları çağırmak için Druidleri vardır; II.. yy’da Strabon’un naklettiğine göre bir insan kurban ederek kehanete girişmektedirler.

keltlerde tek bir yaratıcının karşıtı olabilecek Şeytan zine raslanmaz. Boynuzlarla temsil ettikleri cehennemle ilişkilidir. Cehennemler tanrıçası Proserpina gibi bereket,şans ve hasat tanrısıdır. Günümüz şeytanı boynuzlarını ona borçludur. Roma işgalinin dayattığı Apollon ve Merkür ‘le birlikte bizim ortaçağ şeytanımıza benzemeye başlar. Bouches-du-Rhone’da , Noves şehrinde bulunan ve İÖ III yy. tarihlenen Noves canavarı kesin biçimini almamış Hristiyan şeytanının en mükemmel tasvirlerinden biridir.

 

Romalı ve ardından gotik sanatçılar şeytan figürünü işlerken hep bu çizgilerden yararlanmışlardır. Ancak bu tanrı Crom Cruach’tır yani ; tepenin kamburu. Crom Cruach’tan bize sadece taş figürler kalmıştır, fakat XI yy. adı bilinmeyen bir keşişin metninin aktardığı gibi , altın işlemeli resimleride vardır; Leinster kitabında şöyle yazar

“…….kötü davranırlar,

Ellerini çırparak, bedenlerini döverek,

onları zincire vuran canavarın yanında ağlaşarak

Gözyaşları yağmur gibi dökülerek.

Taştan on iki put diziliyordu ;

Fakat Crom’unki altındandı. ”

Crom önemli bir tanrıdır, efsane buna tanıktır. Efsaneye göre yine bir efsanevi tanrı olan iskoçyalı Tiernmas döneminde IÖ XVI yy. bütün klan şefleri ilk doğan çocuklarını Tapınma ovasında ona kurban etmektedirler. Şeytanın Kelt sıfatına uygun bir aday olabilir gibi gözüken bir başka tanrı daha vardır : Loki. Konu uzmanı Georges Dumezil tüm çalışmasını ona adamış ve iskandinav tanrılarının en eşsizi diye yazar. Kuzey ülkelerinin , İskandinav ve Germen panteonunun kurnaz soytarısıdır. İstediği biçimi alır ve Kelt efsanelerinde sekiz bacaklı at Sleipnir’in babası olarak geçer. Loki tanrı odin’in hizmetindedir . Odin ve Thor dışında hiçbir Kelt tanrısında olamayan bir özelliğe sahiptir , eşi vardır ve bu onun toplumsallığıdır. Devler ve canavarlarlada yakındır, ne yazak ki efendisine ve diğer ölümsüzlere kötü oyunlar oynama fırsatını hiç kaçırmaz. Örneğin Balder’ in ölümüne neden olarak dünyanın mahvolmasına sebep olur.

Germen mitolojisinde Loki gelecek olan kıyamet ya da Ragnakök’ün failidir. Gelecekteki balta ve kılıç döneminde insanlar bütün dünya yanana kadar dövüşeceklerdir.Bunun üzerine tanrılar kötülük güçlerine karşı son kez savaşmak için silahlanırlar : Devler Ymir komutasında , Muspell’in oğulları Loki komutasındadır. Kurt Fenrir Odin’i yutacak bunun üzerine Odin’in oğlu Vidar , Fenrir’i öldürecektir. Diğer yandan Thor, yılan Midgard’ı yenecektir, ama onun zehirli soluğu kendisinide öldürecektir. Freya, ateş tanrısı Surtur tarafından yenilgiye uğratılacak ve dünyayı ateşe verecektir. Güneşin kararması , toprağın denize düşmesi ve parlak yıldızların gökyüzüne düşmesi mısraları kıyamet benzeri senaryodur.

Dumezil’in bir gözleminden yola çıkan Mircea Eliade Loki’nin şeytan olduğuna ikna olmuştur. Dumezil Loki’nin şeytansı bir kişilik olan çağımız İblisinin en üstün cisimleşmesi “Duryodhana” nın benzeri olduğunu belirtir. Benzerlik kesin olmakla birlikte Eliade konuyu biraz abartmıştır, Duryodhana , Mahabharata’da şeytan değildir, dünyanın sonunun sorumlusu hiç değildir. Kuşkusuz ürpeti verici bir karaktertir ; yaptığı en büyük haksızlık Yudhisthira’nın bütün servetini zarda kazanmış olmasıdır,fakat Yudhisthira göksel güçler ve köpekleri kabul etmediği için onun ruhunu çalmayı denemez bile.

Kelt Ragnarök ‘ü kuşkusuz dünyanın bir sonudur fakat tek tanrılı üç dinde sunulduğu şekliyle dünyanın sonu evrenin nihai sonu değildir. Öncekinden daha parlak yeni bir güneş gökyüzünde dönmeye başlayacaktır diye yazar Eliade ; bu düşünce Yeni İmparatorluk koşullarında antik Mısır ‘da geçerli olan düşünceyle aynıdır. Eğer Loki burda provakatör rolü oynuyorsa nedeni , Germen mitlerinde kavganın dünya düzenini devam ettirmek için var olduğudur ve yeni bir evrenin şafağında eski yok edilir. Bu inancın yansıması orta-amerika geleneği olan potlatch’da görülür; bu gelenekte herkes belirli bir tarihte sahip olduğu çanak çömleği yok eder.

 

Georges Dumezil

Dumezil bir başka mitik kişilik olan Sydron’u da Loki ve Bricriu’ya benzetir. Sydron kayıp bir “ırk” olan Nartlara atfedilen efsanelerden çıkmıştır ve bir çok kafkas kabilesi bu geleneği sürdürür ; iskit, sarmat, tatarlar, cerkesler , çeçenler, inguşlar . O da kötülük yapmaktan zevk duyar ve Nartların baş belası olarak adlandırılır. Doğumuna ilişkin ; şeytanla güzel bir Nart’ın oğludur. Nartlar onu anlaşmazlıklar karşılığında hakem olarak seçer kötü yüreğine rağmen çok zekidir ve Nartlar hizmetleri karşılığında yardım alırlar.

Sydron , Evnissyen , Loki , Cuchulainn ve Bricriu Kelt karakterinin bir kısmını temsil eden kişiliklerdir, Kelt’lerde Şeytan yoktur. Şeytanı doğal olarak yaratan İranlılarda gördüğümüz bu evreye Kelt dininiin nasıl erişmediğini bilmek kalır geriiye. Kökler yinede ortaktır ve III . bin yılda Avrupaya yayıldıklarında İranlılara Ahrimanı yarattıran öz aynıdır. Kelt rahipleri (druid) , İran toplumlarında müneccim aynı rolü oynamış gibidirler, korkusuzdurlar ve savaşların ortasında yer alırlar. Juluis Ceasar onları dinsel bir rolün dışında hukuksal bir rolde atfeder ” Yargı bildiriyorlar ve cezai , hukusal durumlara bağlı zarar ziyan bedellerine karar veriyorlardı, aynı zamanda miras ve sınır anlaşmazlıklarına karar veriyorlardı..” İran teokrasisinde bu dahada belirgindir , Darius örneğinde görüleceği üzere Kral sadece yasa koyucudur.

Öncelikle Keltler Eliade’nin söylediği kadar sert bir toplum değildir. Toplumsal bir hiyerarşik yapı son derece hareketli ve Kralın iyi niyetine tabidir. Hiyerarşik yapının hareketli olması feodal bir toplum hayatında kişisel cesaret yani bireyselliğin olduğunu gösterir. Kelt soyundan gelenler Hristiyanlaştırıldıktan sonra bile efsanelerinin üne kavuşturduğu , savaştaki şaşırtıcı vahşiliklerini korurlar. Kelt topluluklarınnın hepsi kabile toplumlarıdır. Bir dini gerektirecek merkezi bir yapı oluşturmamışlardır. Her kabilenin komşu kabileden bağımsız biir rahibi vardır, Roma imparatorluğunun sonuna kadar sürekli değişen ve hareket halinde bir mozaik oluşturmuşlar Jütler, Angıllar ve Saksonlar İngiltereyi Fethederek orada yedi küççük devlet kurarak kendi paganizmlerini oraya taşımışlardır.

 

Franklar, Vandallar,Alamanlar,Ostragotlar, Vizigotlar ve sayısız başka halk kıtada güvenlik için yerleşebilecekleri yer aramışlardır. İlk avrupa krallıkları yavaş yavaş biçimlenmeye başladığı zaman bile Vikingler göçebeliklerine , talan ve fetihlerine devam etmişlerdir. Vikingler 896 yılında Seine ağzına yerleşmişler ve daima pağan kalmışlardır. Korsanlıktan vazgeçmeleri Seine Vikingleri ile Frank kralı Basit Charles arasında yapılan Saint-Clair-sur-Epte anlaşmasıyladır.

Kelt topluluklarında ulusal bilinç asla olmamıştır, örneğin 450 yılında Kelt Bretonları Galler ülkesinden çıkarmak için onlara karşı savaşanlar kelt kökenli Jütler, Angıllar ve saksonlardı. Her kabile başka kabilenin mal varlığını kıskanır bu koşullar altında örgütlü bir din asla oluşamazdı. O dönemde Normanlar denen Keltler yerleştikleri yerlerde , İngiltere ve Normandiya, Apulia ve Sicilya krallıkları gibi devletler kurduklarında ya da Kiev impartorluğuda Polonya dükalığına ve Macaristan Krallığında olduğu gibi devletlere katıldıklarında kıtaya güçlü şekilde nüfus etöiş olan Hristiyanlığın etkisine girmişlerdir. Kültürel etkinlikler XIX yy. kadar yok olur gider. Son büyük Keltler olan Vikingler yerlerini başka Keltler tarından kurulmuş olan krallıkların etkisine bırakır.

Göçebe hayatının ve gürültülü bir yaşamın sonunda Şeytan devreye girer ; Kelt gözüpekliğinin üstesinden gelerek toplumları asimile eder.

 

Dyatlov Geçidi

Dokuz deneyimli dağcı 1959 senesinde bir gece ansızın dışarının dayanılmaz soğuğuna aldırmaksızın Ural dağları eteklerindeki kamp çadırlarından, gerilerinde ayakkabılarını, elbise ve giyeceklerini bırakarak kaçtılar. Clad’ın üzerindeki pijamasıyla, sığındığı ormanda eksi 30 derece soğuğa dayanması imkansızdı.

Olayı araştıran müfettişler de şaşkınlıklarını gizleyemediler. Dosya çok gizli sınıflandırması ile raflara kaldırılırken, olaya “bilinmeyen zorba bir gücü sebep olduğu” sonucu yazıldı.

 

Elli yıl önce bir Cumartesi gecesi meydana gelen ve 9 genç dağcının anlaşılamayan ölümleri ile sonuçlanan olay Ural Dağlarının bir kösesinde unutulmaya bırakıldı. Ta ki 1990 senesinde Rusya’nın yeniden yapılanma dönemine kadar… 1990 yılında sır arşivden çıkartıldı. Araştırmalar başladı. Ancak ölenleri yakınları için esrar perdesi bırakın kalkmayı aralanmadı bile..

Ekibe hastalığı sebebiyle katılamayan ve böylece dağcıları benzer kaderinden kurtulduğu anlaşılan Yury Yudin yıllar sonra olayın incelendiği bir televizyon belgeselinde “ eğer Tanrı’ya tek bir soru sorma şansım olsaydı; bu soru ‘o gece arkadaşlarıma ne oldu?’ olacaktır” demekteydi.

Her şey Böyle Başladı

Yudin ve Ural Politeknik Enstitüsü’nden dokuz öğrenci 28 Ocak 1959 günü iki hafta sürecek bir gezi için Ural dağlarında yolculuğa başladılar. Yolculuk kuzeyde bulunan ve son yerleşim yeri olan Vizhay’a kadar planlanmıştı. Seferi başında oldukça deneyimli bir dağcı olan Igor Dyatlov vardı. Heyetteki herkes daha önce de daha zorlu deneyimlere katılmış, çetin insanlardı. Yudin daha seferin başında rahatsızlandı ve ekipin gerisinde kaldı. Böylece ekip 2 si kadın 7′si erkek toplam dokuz kişiden oluşacaktır.

Kayakçılar 2 Şubatta Otorten’i geçerek Holat Syahl tepesine ulaşmayı başardılar. Ekipten kalan fotoğrafları ve günlükleri inceleyen müfettişlere göre saat 5′te çadırlarını kurarak kamp yeri oluşturdular. Kayakçıların bu bölgeyi neden tercih ettikleri belli değil. Çünkü grup 1,5 km. ileride dağ eteğindeki ormanlık bölgeye kamp kurmuş olsaydı, böylece iklimin sert etkilerinden de kendini koruyabilecektiler. Böylesi bir noktayı seçmiş olmaları bir şeylerden endişe ettiklerini düşündürmektedir.

Yudin’e göre bunun sebebi Dyatlov’un orman içindeyken etraflarındaki orman örtüsü nedeniyle tepeyi gözden kaybetme korkusu olmalıydı.

Keşif seferi için Enstitüden ayrıldıkları sırada Dylatlov Otorten Dağından Vizhay’a döndüklerinde durumları hakkında telgraf çekeceğine söz vermişti. Bu işin muhtemel tarihi 12 Şubat olarak planlandığı için o güne kadar kimse grubun durumundan endişe etmediler. Hatta Dylatlev Yudin’e bir kaç gün gecikme olabileceğini de söylemişti. Ancak 20 Şubattan sonra alarm çanları çalmaya başlayacaktı. Enstitü ve kayakçıları yakınları öğrencilerin aranması için polis ve askeri yetkililerden yardım isteyeceklerdir. Bölgeye askeri keşif uçakları ve helikopterler gönderildi.

Cesetlere Ulaşılıyor

Öncü arama ekipleri 6 gün sonra 26 Şubatta kamp yerine ulaşabildiler. Yekaterinburg’dan gelen telgrafta ekip başkanı Mikhail Sharavin “Yarıya kadar yırtılmış ve içi kar ile dolmuş çadıra ulaştık. İçi boş, ancak grup ayakkabılarını bile çadırda bırakarak burayı terk etmiş,” diye yazmaktaydı.

 

Yapılan teknik incelemede çadırın içeriden yırtıldığı ve civarında karın altında kalmış olan 7-8 kişiye ayak izlerinin olduğu anlaşıldı. Ayak izlerinin hiç birinde ayakkabı veya çorap giyildiğine dair belirti yoktu. Bu ayak izleri yalın ayaklı birilerine aitti. Hem de gecenin o dondurucu soğuğunda..

Peki, çadırdaki gençleri, gecenin bir yarısı dondurucu soğukta, yalın ayak ve bir daha hiç kullanmamak üzere çadırlarını yırttırarak dışarı kaçmaya zorlayan hangi güçtü?

Araştırmayı yürüten dedektiflere göre bu ayak izleri gruptakilere aitti ve hiç bir yabancı ayak izi tespit edilemedi. Kampta 9 dağcıdan başka kimse yoktu. Civarda da..

Ayak izleri dağın eteğindeki ormana doğru gidiyor ancak 5oo metre sonra aniden yok oluyordu. Sharavin ilk iki cesedi ormanın sınırında bir çam ağacının altıda buldu.

Cesetler ekipteki 24 yaşındaki Georgy Krivonischenko ve 21 yaşlarındaki Yury Doroshenko aittiler. Ve her ikisi de ayakları çıplak ve üzerleri elbisesizdi. Sadece iç çamaşırı giymişlerdi. Yanlarında yakılarak kömürleşmiş ağaç parçaları vardı. Çamın dalları ağacın 5 metre kadar üst kısımdan koparılmıştı. Demek ki, adamlar olaydan sonra ağacı tepesine çıkarak etrafa veya bir şeylere bakmışlardı. Bir kısım dal kırıkları kar üzerinde dağınık olarak bulundu.

 

Dyatlov, Zina Kolmogorova (22) ve Rüstem Slobodin (23)’e ait sonraki üç ceset ağaç ile kamp arasında 150 metre ara ile bulundu. Cesetler arasındaki mesafeden onları kampa dönmeye çalışırlarken öldükleri sonucuna varıldı.

Uzmanlar hemen adli tahkikata giriştiler. Cesetler üzerinde yapılan otopsi işlemlerinde net bir sonuca ulaşılamadı. Adli tıp uzmanları beş cesedin hypothermia (yani soğuk etkisi ile donarak) neticesi öldüğünü açıkladılar. Slobodin’i kafasında fraktür tespit edildi ancak bu kırık ölümcül olmadığı anlaşıldı.

Olay mahallinde kalarak 2 ay boyunca araştırmalarını sürdüren araştırma ekibi çamlıklardan 75 metre uzakta kara gömülü dört cesedi daha ortaya çıkardı.
Nicolas Thibeaux-Brignollel(24), Ludmila Dubinina (21), Alexander Zolotaryov (37), ve Alexander Kolevatov (25). Bunları travmatik ölümler olduğu anlaşılacaktır. Thibeaux-Brignollel’ın kafatası kırılmış, Dubunina ve Zolotarev’in kaburga kemiklerinde kırıklar bulunmakta ve gene Dubinina’ın dili yerinde sökülmüştü.

Tüm bunlara rağmen cesetlerin travmaya uğrayan kısımlarının dış yüzeylerinde yani cesetlerin üzerlerinde yaralanma belirtileri yoktu. Yani kırık kemikleri etrafını saran kas-et ve deri üzerinde yaralara rastlanılmadı. Cesetlerdeki tahribat araba çarpmasına benzetilmesine karşın yara izleri oluşmaması olayı esrarengizliğini iyice arttırdı.

Sır İyice Yoğunlaşıyor

Son dört ceset diğerlerinden daha kötü giyimliydi. Anlaşılan sonraki, ilk kim öldüyse onun kıyafetlerini üzerine geçirmişti. Zolotaryov, Dubinina’ın kürklü montunu ve şapkasını giymişti. Dubinina’ın ayağında ise Krivonishenko’un yün pantolonu vardı.

Elbiseler üzerinde yapılan incelemelerde ise yüksek oranda radyasyona rastlanılmış olması başlı başına muamma idi.

Olayda bir kaç ay geçtikten sonra yetkililer itham edecekleri kimseye ulaşamadıklarını, vakıanın çözümsüz kaldığını açıkladılar. Böylece dosya gizli bir arşive gönderilerek unutulmaya terk edildi.

Yıllar sonra sırrı çözmeye çalışan Yekaterinburg-Dyatlov Olayını Araştırma Derneği Başkanı Yury Kuntsevich olayın olduğu sene 12 yaşında olmasına rağmen otoritelerin ve araştırmacıları olayı halktan saklama gayreti içinde olduklarını hatırlamaktaydı.

Savcılık önce Mansi yerlilerinin bu cinayetleri işledikleri iddiasını araştırdı. Güya kendi yurtlarına geçiş yolu açan kâşifleri birilerin cezalandırdığı düşünüldü. Oysa ne Otorten ve ne de Holat-Syahl yöre halkınca kutsal veya özelliği olan yerler değildi. Keza olay mahallinde de dokuz kayakçıdan başkaları olduğuna dair hiç bir iz ve belirti yoktu. Otorten Dağı Mansi dilinde “Ölüm Dağı” anlamına geliyordu. Hepsi o…

Daha sonraları olayı yeniden ele alan Rus uyruklu bir tıp uzmanı çok güçlü bir rüzgarın vücutta yumuşak dokuya zarar vermeden kemikleri kıracağını iddia etti. Belgeleri inceleyen Dr. Boris Vozrozhdenny “bu bir araba kazasındaki etkiye eşit etki doğurur,” dedi. Yani kayakçılar güçlü bir fırtınaya tutularak çadırdan çıkmış, yaralanmış, yollarını kaybetmişlerdi.

Uçan Küreler Füze mi UFO mu?

1990 yılında bir röportaj sırasında olayı inceleyen başmüfettiş Lev Ivanov o tarihlerde bölgede görev yapan üst düzey yetkililerden kendisine olayı kapatarak gizli sınıflandırması ile bulduklarının saklanmasını emrettikleri anlatmıştır. Kendisi de bu yetkililere, içlerinde olayı gören askerler ve hava tahmin görevlileri dahil çok sayıda tanık olması sebebiyle böyle bir şeyin mümkün olmadığını; Şubat ve Mart ayları içinde olayı gerçekleştiği noktada “parlak uçan küreler” gözlemlendiğini söylemiştir.

 

Ivanov, ‘Leninsky Put’ isimli mahali Kazak Gazetesine verdiği demeçte “ O zaman da şüphelenmiştim, ancak artık bu kürelerle ölümler arasında direkt ilişki olduğundan eminim” demiştir. Ivanov Kazakistanda emekli iken vefat edecektir.

Gerçekten de sınıflandırılmamış dosyalarda yakın bir alanda kamp kurmuş olan bir grup macera düşkününün tanıklıkları vardır. Bu gruptaki kişiler ölen kayakçıların kampından 50 km. kadar ilerlerinde aynı gece gökyüzünde Holat-Syahl’a doğru ilerleyen ‘portakal rengi küreler’ görmüşlerdir.

Ivanov teorisine göre çadırdaki kayakçılardan biri küreleri gördü ve bağırarak diğerlerini uyandırdı. Ormana doğru kaçarlarken küreler patladı kayakçılardan dördü ağır yaralandı ve Slobodin’in kafatasındaki kırık bu sırada oluştu.

Yudin de arkadaşlarını patlamada öldüklerine inanmaktadır. Grup muhtemelen habersizce askeri bir bölgeye girmiş ve gizli bir silahın denemesi sırasında kaza eseri ölmüşlerdir.

Kuntsevich, bir başka ipucundan bahsetmektedir. Ölüleri ilk olarak gördüğünde yüzlerinde kahverengi kabuksu bir tabaka olduğunu hatırlamaktadır. Yudin de açıklanan dökümanlarda iç organlardan parça alınarak incelemeye gönderilmesine rağmen, sonuçlarının saklandığını söylemektedir.

Tüm bunlara karşın Holat-Syahl’da patlama teorisini destekleyecek hiç bir iz bulunamamıştır.

Askeri Deneme İhtimali Araştırılıyor

1959 senesinde Rusları veya Kazakistan’ın böylesi füzeleri olduğu bilinmemektedir. Sovyet Füzeleri üzerine araştırma yapan Alexander Zeleznyakov o tarihlerde henüz yerden atılan füzelerin inşasının yapılmadığını söyler. Savunma Bakanlığı ve Valilikte olay tarihlerinde böylesi denemelerin yapıldığına dair resmi veya gayrı-resmi bir belgenin olmadığını iddia etmektedirler.

Kuntsevich bölgeye yaptıkları ve başkanı olduğu bir keşif gezisinde olaydan arda kaldığını savunduğu bir metal parçasını elinde bulundurmaktadır. “ Ne çeşit bir askeri teknolojiyi test ettiklerini bilmiyorum ama 1959 felaketi insan-elinin ürünüdür,” demektedir. Yudin’e göre askeri yetkililer bölgelerinde çadırı fark ettiler ve yaptıkları gözlemde kayakçı elbise ve kayak takımlarını askeri elbise ve malzeme zannetme hatasına düştüler.

1959 senesinde bir gece aniden dokuz kayakçının hayatına mal olan ne idi? Dosya 30-40 sene sonra tekrar ele alınıyor. Ancak o dönem şartlarında toplanan ve açıklanan belgeler ne derece sağlıklıdır, belli değil. Daha ekibi bir çok fotoğrafı ve ses kaydı açıklanmadan ‘gizli’ ibaresi ile kamuoyundan saklanmaktadır.

Yeniden Gündemde

1990′da yazar Anatoly Guschin olayla ilgili bir araştırma yapıyor ve dosya yeniden hatırlanıyor. Yazar bazı fotoğrafları ve önceden bilinmeyen ayrıntıları gün ışığına çıkarıyor. Pek çok belgenin ortadan kaybolduğunu anlaşılıyor; hem de en can alıcı belgeler. Araştırmasıyla ilgili “Sırlar Dokuz Hayata Maloldu” isimli bir kitap yazıyor. Yazara göre Sovyetlerde askeri bir silah denemesi sırasında dokuz kişi ölüyor. Tabii bu da bir teori.. Gerçek çok farklı olabilir

 

Bu arada UFO, Kocaayak, Yeti ve Hayalet avcıları da hikayeyi duyar duymaz komplo teorileri de üretilmeye başlanıyor…..

source:saklısite

Vampirler ve Tarihte Vampir Efsaneleri

Kim tam olarak gömülmez ve ruhunun cennet veya cehenneme gideceğine inanmazsa o insanların tabutları içinde ölmeden kalacaklarına dair batıl bir itikat bulunmaktadır. O yüzden bu kimselere ‘yaşayan ölü’denilmektedir.

Boyun derisinin altından ısırarak, kurbanlarının kanını içerler. Böylece kan vampirlerin vücudlarını korur.
Ancak kalplerine bir kazık çakıldığı takdirde bu korkunç yaratıkları öldürmek mümkün olabilmektedir. Bunun yanında gümüş kurşun veya güneş ışığı veya haç da aynı işe yarayabilmektedir.
7 nci çocuğun 7 nci çocuğunun vampir olacağı inanışı da yaygındır.
Eğer bir kedi ceset üzerinden atlarsa İngiliz inanışlarına göre vampire dönüşür. Romanya’da da aynı inanış hakimdir. Bunu engellemek için cesedin avucunun içine bir demir parçası koyulur.
Cenin zarı ile veya dişli olarak doğan bebeklerin vampir olduğu ve ölü doğan çocukların vampirlere dönüşeceği anlatılır.
Ölünün bedeni aynada görülürse,
Birisi vampir tarafından ısırılırsa
İntihar edenlerin
Aniden ve işkence çekerek ölenlerin
Mezar üzerinden atlayan vahşi köpeklerin vampirleşeceği düşünülür.
Tabutu üzerinde hiçbir düğüm bırakılmamalıdır. Çünkü düğüm veya ip cesedin cürümesini engelleyerek ölünün bu dünyadan diğer aleme geçişini engeller .
Vampirler gerçekten de var mıdır ???
Şüpheciler ve bilim adamaları aksini söylemelerine rağmen bugün bile Dünya üzerinde binlerce insan vampirlerin varlığına inanmaktadır.
Eski zamanlarda insanlar, daha batıl ititaklı oldukları için açıklayamadıkları bir çok olayı vampirlerin varlığının delili olarak görürlerdi.
Bu olaylar genellikle mezarlık cıvarlarında gelişirdi. Geceleri mezarların içinden korkunç sesler duyarlar ve kabirlerin cıvarlarında dolaşan garip şekiller görürlerdi.
Sabah araştırdıklarında bazı mezarlarıboş ve terk edilmiş bulurlardı! Kanı vucutlarından çekildiği halde bir türlü cürümeyen cesetler bulunurdu. Bunların vampir oldukları kabul edilirdi! Belki de yaşayan ölülerin kurbanları olduğu sanılırdı.
Mevsimsiz ve vakitsiz ölümler geçmişte ve günümüzde sıklıkla görülmektedir.
Nadir görülen ve katalepsi denilen hastalık kurbanlarını bir süre hareketsiz bırakarak onlara ölü izlenimi vermektedir. Bu hastalığa yakalanarak gömülen insanlar bir süre sonra tabutta kendilerine gelerek açlık veya havasızlıktan ölürlerdi. Hayatta kalan pek azı belki de yaşayabilmek için kendi bedenlerini yemiş olabilirler. …belki de tabut ve cesetler üzerine görülen diş izleri ve kanlar bu kimselere aittir.
Mezarlarında kaybolan bazı cesetlerin veya organların organ tüccarlarınca tıbbi deneyler yapan doktorlara satıldığı da düşünülebilir.
Gerçek vampir (desmodus rotundus tropikal Amerika’da yaşayan sağ fotograf karesinde görülen kanla beslenen bir yarasa olduğu bilinmektedir.

 

Çinli Vampirler
Tanrılar Çıldırmış Olmalı seri filminin birinde Afrikaya düşen bir uçak içersinden iki çinli ve bir Çinli vampir dede çıkar. Çinde sıklıkla anlatılan Çinli Vampirlere ait öyküleri Batıda ancak bu filmin gösteriminden sonra duyulmaya başlanır. Vampir edebiyatının en yaygın olduğu ülke sanıldığının aksine Transilvanya değil Çin’dir

Jiang Shi ya da Çinli Vampir

Doğu da vampirler Jiang Shi (yani Sertleşmiş Bedenler) olarak bilinirler

Bunların bir çoğu eski hanedanlık üniformaları(cüppeleri) giymektedirler.

Uçabildiklerine ancak iki bacakları üzerinde zıplayarak dolaştıklarına inanılır.

Batıdaki vampirler gibi onlarda kan içerek hayatta kalabilirler ve böylece doğaüstü güçler edinirler.

Çinli Vampir

Çinli vampirlerin en karakteristik özellikleri tırnakları yerine ellerinde uzun siyah çivilere sahip olmalarıdır.

Efsaneye göre kim nefesini tutacak olursa vampir onun nerede olduğunu tespit edemeyecektir (O halde vampirlerin gözleri neye yarar orasını Tanrı bilir).

Onları ancak Yüksek Rahipler sınıfından biri alınlarına büyülü cümlelerin yazılı bulunduğu bir yazıyı yapıştırarak durdurabilir. Güneş ışığı bunları da bir küle dönüştürür veya öldürmek için kalplerine bir kazık çakmak gerekmektedir.

Ayrıca bunların kara büyü(voodoo-vudu) kurbanları veya mezarına şimşek çarpmış insanlar olduklarına inanılır.

Bathory’li Elizabeth: Kanın Kraliçesi
1611 senesinde Macar kontesi Bathory’li Elizabeth 650 genç kızı katlettirdiğinden dolayı kalenin bir odasına kapatılıp üzeri tuğla ile örtülerek cezalandırıldı. Kurbanlarını kanları içinde banyo almak için öldürmekteydi. Çünkü bu zavallılarını kanlarının kendi vucudunu gençleştirip güzelleştirdiğine inanmaktaydı.

Bathory Oldukça kibirli olan kontes bütün Avrupa’da meşhur olan güzelliğinin solmasından ölesiye korkmaktaydı.

Bir keresinde hizmetçilerinden birine o kadar hızlı bir tokat atmıştı ki, genç kızın kulağından çıkan ve kontesin üzerine sıçrayan kanın derisini daha yumuşttığını hayretle fark ederek bu büyülü tedaviyi keşfetmişti. Böylece hizmetçiyi öldürterek kanıyla tüm bedenini yıkamaya karar verdi.

Hizmetçiyi boğazlatıp kanını bir tüpe doldurttu, daha sonra hafif ısıtarak içinde duş aldı.

Kanın Kontesi

Bu caniliğin sürdüğü on sene içerisinde para ve iş verileceği vaadi ile kandırılan yüzlerce genç kız kaleye alınarak orada katledildi ve kanları alındı.

Elisabeth Bathory

Zavallı kurbanlar bir hücreye kapıtılarak türlü iskencelerle vucutlarındaki son damlasına kadar kanları çıkarılarak, sabah güzellik banyosu yapacak olan kontes için hazırlanıyorlardı.

Önceleri kale duvarları arkasında sürdürülen bu cani çalışma daha sonra halk içerisinde kulaktan kulağa anlatılmkaya ve Kontesin Kanlı şöhreti diğer ülkelere de yayılmaya başladı. Kralın görevlendirdiği bir grup yargıç ve asker kaleyi bir gece ansızın batı ve öncelikle hizmetçiler ile Kraliçeyi ele geçirdi. Sarayın her tarafı arandı ve insan cesetleri çıkarılmaya başlanınca Kraliçe bir hücreye hapsedildi. Yargıçlar önce hizmetçileri sorguladı. Anlattıkları öylesine tüyler ürperticiydi ki, mahkeme çok sürmeden hizmetçiler duruşma salonda öldürülerek cezalandırıldı.

Kraliçe de bir süre için hücresinde kaldı. Bu dönem içinde güzelliği görmeye gelen bir çok asilzade kaleyi ziyaret etti. Daha sonra Kraliçe ifadesi alınarak sürgüne gönderildi. Burada hayatının kalan kısmını tek başına geçirecek ve sırrıyla birlikte ölecektir.

Drakula Hastalığı
Son 20 yıl içinde keşfedilen ve halk arasında Drakula hastalığı denilen ender görülen rahatsızlık Vampir Efsanesinin arkasındaki gerçek olabilir mi?
Drakula
1982 senesinde British Colombia Üniversitesi profesörlerinden David Dolphin vampirlere ilişkin tıbbi bir açıklamada bulunmuştur..

Profesör vampirlerin gerçekte doğuştan var olan ve porforya denilen kanda demir eksikliğinden kaynaklanan bir hastalığın kurbanları olduğuna inanmaktadır. Bu hastalığa danha sonra ‘Drakula hastalığı’ denilecektir.

Bu hastalığı taşıyan metabolizmalar kanda bulunan porfirin ile demiri birleştirememekte böylece kanın hemogrobin pigmentleri zarar görmektedir.

Bunun sonucu olarak içerisinde demir bulunamyan profirinler deriye nufuz etmek ve güneş ışığı bu insanların üzerine vurduğunda yaralar açmak ve cildi tariş ederek çirkinleştirmektedir.

Böylece kurbanlar gün ışığından kaçarak geceleri dolaşmaya başlarlar.

Hastalığın bir başka neticesi de diş etlerinin sıkışarak dişleri dışarı doğru çıkartması ve hastaların vampirlere benzer bir ağız yapısına sahip olmaladır.

Tahrip olan kan hücrelerinde demirin çözülmesiyle kurbanları için bu hastalık öldürü olabilmektedir.

Bir başka ilginç rastlantı da  sarmısağın bu hastalar için kanı tahrip eden bir enzim içeriyor olmasıdır!

elisabethbathory korhanafsar korhan afşar kaninkontesi korhan afşar, korhan afsar drakula korhan afsar, korhan afşar, dracula, drakula, vampire, vampire

 

saklısite