Daily Archives: 5 Mart, 2013

You are browsing the site archives by date.

Antik Roma’nın Ölüm Arenası: Colosseum

http://blogs.getty.edu/iris/files/2010/08/pollice_verso.jpg

Colosseum’un bulunduğu yerde önceden İmparator Neron’un sarayı vardı. Ama onun bu gösterişli sarayı savurganlığı halkın isyanına neden oldu. Roma, Neron’un ölümünden sonra kanlı savaşlar yaşadı ve saray da yakıldı. Arkasından gelen imparator Vespasion, Colosseum’u işte sarayın bulunduğu alana inşa ettirdi. İnşaat 10 yıldan fazla sürdü. Vespasion’un oğlu Titus burayı M.S 80 yılında tamamladı. 100 gün ve gece süren açılış oyunlarında 5 bin hayvan ve yüzlerce insan kurban edildi. Colosseum’un mimarı bilinmiyor. Zira bir iddiaya göre Titus, kendisinden sonra bir daha böyle ihtişamlı bir yapı yapmasın diye mimarı hayvanlara yem olarak vermişti!

 

http://sb.westfordk12.us/pages/6gweb/6gss/wtravel10/g/gchris/images/the-colosseum-rome-italy.jpg

TEKNİK ÖZELLİKLERİ

50 bin kişilik, 80 kapılı bu devasa arenanın iç koridorları, içerideki insanların birkaç dakikada tahliye edilmesine olanak verecek şekilde tasarlanmıştı. Oturma düzeni toplumsal sınıflara göre ayarlanmıştı. Elbette ki en önler, soylular için, en arkalar da köleler için ayrılmıştı. Ancak köleler, gösteriler başlamadan önce soyluların yerlerine bir süre oturarak taşları ısıtırlardı! Roma mimarisinin en iyi örneklerinden birisi olan bu yapıdaki, dor, ion ve korint sütunlar birçok Rönesans mimarına ilham vermiş. Bugün yapıdaki gözle görünebilir boşluklar ise demir boşluklarıydı. Demirin pahalı olduğu dönemde, Romalılar yapıdaki bu demirleri söküp, eriterek silah yaparlarmış.

http://us.123rf.com/400wm/400/400/d2b/d2b0710/d2b071000010/1805307-famous-colosseum-or-coliseum-in-rome-flavian-amphitheatre--italy.jpg

GLADYATÖRLERİN KANLI DÖVÜŞLERİ…

Buranın ünü, imparatorların hem kendilerini hem Roma halkını eğlendirmek için düzenledikleri gladyatör ve vahşi hayvan dövüşlerinden geliyor. İsmail Erbaş’ın kaleme aldığı bir yazıya göre gladyatör kelimesi, Roma ordusunun resmi piyade silahı olan ‘’gladius’’tan geliyor. Taşı bile kesebilecek kadar sağlam olan bu kılıcı kullanan kişilere de gladyatör deniliyordu.

http://ih3.redbubble.net/work.4179289.3.flat,550x550,075,f.roman-coliseum.jpg

AMAÇ KAHRAMANCA ÖLMEK!

Gladyatörler, kendilerini satın alan gladyatör okulu sahipleri tarafından eğitiliyorlardı. Fiziki kondisyonlarına göre kırmızı, mavi ve yeşil olmak üzere renklere ayrılıyorlardı. Çoğu savaş esiri köleler olan bu eski askerlere, ileri derece dövüş teknikleri ve anatomi dersleri verilirdi. Amaç dövüşte hayatta kalmaktı! Ölünürse bile bunu bir sanat gibi yapmak gerekti. Halka kendini acındırmadan, gururla ölmesini bilmek büyük erdemdi…

HEM İNSANLA HEM HAYVANLA DÖVÜŞ…

Dövüşler esasen 2 gruptu; insanla inansın dövüşmesi ve insanla hayvanın dövüşmesi…
İnsanla hayvan arasında, genellikle sabahları yapılan dövüşlerde arenaya salınacak hayvanlar, değişik yerlerden getirilen yırtıcılardı. Bunlar arasında aslanlar, kaplanlar ve gergedanlar, martılar vardı. Bu hayvanlar arenanın altındaki galerilerde günlerce karanlıkta aç olarak bekletilirler ve yukarı salınmadan önce de kızgın demirlerle dağlanarak daha da vahşi olmaları sağlanırdı. Sonunda beklenen an gelir ve arenanın ortasındaki ‘’mortal’’ (ölüm) denilen kapak açılır ve gladyatör yukarı çıkardı. Ardından ‘’ vital’’ (yaşam) kapağı açılarak vahşi hayvan arenaya salınırdı. Hayvan, binlerce insanın çığlıkları arasında gladyatörü yakalar ve yemeye başlardı. Hayvana karşı yapılan bir dövüşü kazanabilen gladyatöre ‘’rudis’’ denen tahta bir kılıç armağan edilirdi. Bu kılıcı kazanan kişi artık özgür sayılırdı. İsterse mesleği bırakıp yeni bir hayat kurabilir yada okulda kalıp öğretmenlik yapabilirdi. Ama rudis kazanan pek çok gladyatörün dövüşlere devam ettiği bilinirdi. Bu kişilere ayrıca bir de ‘’doctor’’ ünvanı verilirdi ki bu da ölümcül bir tehlikeye karşı savaşarak hayatta kalmasını öğretecek derecede iyi bilen kişi anlamına gelirdi…

http://www.altraverse.com/mn/nw/051104/coliseum-07.jpg

VAHŞİ HAYVANLARA KARŞI

Öğleden sonraları yapılan insan insana olan dövüşlerde ise kaybeden kişi, imparatorun başparmağını havaya yahut yere doğru çevirmesiyle hayatta kalır ya da son darbeyi alarak yaşamını yitirirdi. Kazananın ise bir sonraki dövüşte sağ kalıp kalmayacağı belli değildi.

O dönemin gladyatör okulları gezici kumpanyalar gibi eyaletleri dolaşıp amfitiyatrolarda gösteriler yaparak, sahiplerine büyük paralar kazandırırlardı. Gidilen şehirlerde günler öncesinden yazılan ilanlarla dövüşler anlatılarak biletler satılırdı. Ricacılara ve alkışçılara bedava biletler verilerek de katılımın artması sağlanırdı.

Halkın bu gösterilere büyük ilgisi oluyordu. Devletler de gelişen bu sektörden memnundu. Zira bir yandan halk günlük sıkıntılardan uzaklaştırılıp, deşarj olması sağlanırken, öte yandan da amaç gençleri savaşçı ruha özendirmekti.

http://i.milliyet.com.tr/GaleriHaber/2011/09/09/fft20_mf1612593.Jpeg

GLADYATÖRÜN SON AKŞAM YEMEĞİ

Ölüm dövüşüne çıkacak olan kişiye bir gece önce mükellef bir yemek verilirdi. Halka açık olan bu ziyafette gladyatör aile ve arkadaşlarıyla son kez biraya gelirdi. Yarın sağ kalıp kalmayacağını bilmeyen gladyatör, ölüm ihtimaline karşı vasiyetlerini açıklardı. Ailesi olmayanların tek vasiyeti ise genelde bir mezar taşı olurdu… Ziyafet bitip herkes gidince yalnız kalan gladyatörler, dua etmeye başlarlardı. Belki de yarın kendisini öldürecek arkadaşı için tanrıya yakarırdı!

Bu dövüşlere sadece esirler değil özgür insanlar, gönüllüler, para ve şöhret kazanmak isteyenler de çıkardı. Arenaya çıkan kim olursa olsun ölümü göze almış demekti. Hiç olarak ölmektense bir kahraman olarak ölüme meydan okuyarak ölmek cazipti çünkü

Arenaya çıkan gladyatörler dövüşe başlamanda önce, imparatora şunu söylerlerdi; ‘’Birazdan ölecek olanlar seni selamlıyor…’’

http://i.milliyet.com.tr/GaleriHaber/2011/09/09/fft20_mf1612594.Jpeg

GLADYATÖR KANINDAN AŞK İKSİRİ

Tüm kadınlar bu kahraman gladyatörlere aşıktı, onlarla bir aşk kaçamağı hayal etmeyen Romalı kadın yok gibiydi.  Gençkızlar yataklarının başuçlarına onarlın isimlerini kazırlardı. Dövüşlerin hemen ardından Romalı kadınlar, kendilerini arenaya atarak, ölen gladyatörlerin kanlarından ve kasıklarından akan terlerden almaya çalışırlardı. Çünkü bunlarla yapılan bir aşk iksirinin erkeleri kendilerine aşık edeceğine inanırlardı. Kanı yada teri alınan gladyatör ne kadar güçlü ise iksirin de o kadar etkili olacağı düşünülürdü. Hatta bazı soylu kadınların bunun için büyük rüşvetler verdikleri

http://i.milliyet.com.tr/GaleriHaber/2011/09/09/fft20_mf1612595.Jpeg

ÖLÜMDEN YAŞAMA…

Gladyatör dövüşleri haricinde, halk gösterileri, taklit deniz savaşları, hayvan avcılığı, infazlar, meşhur savaşların yeniden canlandırılması, klasik mitolojiye dayanan dramalar için de kullanılmış olan bu köklü mekan,  Roma İmparatorluğu’nun uzun zamandan beri ikonik sembolüdür. Roma’nın en çok turist çeken yerlerinden biri olan Colesseum, 7 Temmuz 2007 tarihinde, Dünyanın Yeni Yedi Harikası’ndan biri seçilmiştir.

Kullanıldığı 300 yıl boyunca 300 bin kişinin can verdiği bu arenada, günümüzde
dünyanın herhangi bir yerinde idam cezası kalktığında ışıklar 1 hafta gece gündüz açık bırakılıyor. Yani antik Roma’da ölümü temsil eden yapı, günümüz İtalya’sında ölüm cezasına muhalefetin simgesidir.

Eğer Roma’ya, özellikle de Colesseum’a gitmeyi düşünüyorsanız bizden uyarması;
burası dünyanın en çok hayalet görülen yerlerinden biri! En sık görülen doğa üstü olaylar ise, koltuklarda oturan Romalılar, kılıç ve tezahürat sesleri ve Colesseum’un girişinde nöbet tutan Romalı bir asker…

Kutsal Sembollerin İşleyişi II: Oluşturulmuş Bilinçaltı Sembolleri

Kendi Tılsımınızı Nasıl Yaratacaksınız?

Her insan fark etse de fark etmese de hayatta tekamül eder. Ama ruhsal konularla ilgilenen bir insanın en büyük avantajı tekamülünü hızlandırabilme olanağıdır. Bu çalışma bilhassa bilinçaltımız ile evren arasındaki iletişimi sağlar; bu süreçte ruhsal enerjimiz artar, aura güçlenir amacımıza göre enerjiyi yönlendirmeyi öğreniriz. Bu yüzden mistik sembollerle, reikiyle, tai chi veya çigong gibi enerji yükseltme çalışmalarına ihtiyaç duyarız.

 

Daha önceki yazıda sembolizmin dilini üç ana başlıkta inceleyebileceğimizden bahsetmiştik. İlk olarak Antik Mu döneminden kalan inisiyatik öğrenim için aktarılan ezoterik semboller (Bkz.Kutsal Sembollerin İşleyişi: Ezoterik Semboller ve İnisiyatik Öğretim), ikinci olarak bilinçaltı-bilinç ile evren arasındaki (enerjisel) iletişimi sağlayan sonradan oluşturulan semboller ve evrenin tabiri caizse programlamasında kodlanmış olan evrensel  enerjilere bağlı semboller. Burada ezoterik semboller dışındaki diğer semboller, enerjisel çalışmalarda kullanılan mistik sembollerdir.

“Evrensel” semboller ile “oluşturulmuş” semboller arasında temel farklar vardır. Öncelikle evrensel semboller evrenin varoluşunda kullanılmış kodlar gibidir. Her daim vardırlar ve evrene bağlıdırlar. Haliyle bunlar sırlar içeren enerji anahtarlardır. Oluşturulmuş semboller ise kişinin veya bir grubun oluşturup, düzenli meditasyonlarla güçlendirdikleri, bilinçaltı için dizayn edilmiş anahtarlardır. Bu sembole odaklanıldığında veya bu sembol kullanıldığında, bilinçaltındaki kodlanmış enerji açığa çıkar. Örneğin parayı sembolize eden bir sembol oluşturduğunuzu varsayalım. (Diğer bir tabirle tılsım) Bu sembol üzerine odaklanıp para ve sembol arasında bir bağlantı oluşturduğunuzda, bu sembolizmin dili bilinçaltınıza kodlanır. Zamanla sembolü sadece görmeniz (imajine ederek çizmeniz) veya onu bir çalışmada kullanmanız direk bilinçaltında “paranın geleceği” fikrini uyandırır ve bu enerjisel niyete odaklanmaya şartlanırsınız. Böylelikle oluşturulan sembolü kullandığınız anda etrafa ve evrene bereket enerjisi yaymaya başlarsınız. Bu sayede bilinçaltı, bu sembol aracılığıyla evrene maddi bereketi arttırma isteği mesajını gönderir.

Bunun yanı sıra bilinçaltınızdan kopan sembolün taşıdığı “enerji” sizin kendi iç dünyanızdaki enerjiyle uyumludur. Bu yüzden görsel imajinasyon dışında bunu bir kağıda çizip yanınızda taşımanızda, kendi enerji alanınızda rezonans yaratarak, istenen enerjiyi yaymanıza olanak sağlayacaktır.

Tabi ki sonradan oluşturulan sembolün bilinçaltı ve evren arasında gerekli bağlantıyı sağlaması uzun süren disiplin gerektirmektedir. Yine de eskiden beri kullanılagelen bazı sembol (tılsım) oluşturma yöntemleri vardır.

Sembolün İşleyişinde Bilinçaltının Önemi

Bazı Jung’cı felsefeler tüm spiritüel deneyimleri bilinçaltına yorar. Ama burada tam olarak buna katılmamız mümkün değildir. Bilinçaltı, ruhsal gelişim açısından önemli bir araç olmasına rağmen spiritüel büyümede zamanla bilinçaltı devre dışı kalır. Başlarda bilinçaltına ulaşmak için yapılan çalışmalara, evrenle iletişimi daha kolay sağlamak ve bilinçaltını arındırarak bilinci daha özgür kılmak için yoğunluk verilir.

http://indigodergisi.com/73/images/bilinclatini_yeniden_programlama.jpg

Ama bilinçaltı sadece beyin ile ruh arasındaki bir iletişim noktasıdır. Evrensel düzey bilinçaltımızdan bağımsızdır. Daha yüksek titreşimli bedensiz formlarla iletişime geçtiğinizde (bilgeler, melekler, erenler veya eskiler bu formlara tanrılar tanrıçalar demişlerdir), bu formların sizin bilinçaltınızdaki terimleri kullandığını fark edersiniz. Karşınızda, ruhsal olarak farklı bir enerji boyutunda var olduğuna emin olduğunuz kozmik bir varlık olduğunu bilirsiniz, ama o sizinle iletişime geçmek için tabiri caizse sizin işletim sisteminizi kullanır. Yani bilinçaltınızı… Eğer bilinçaltınızda var olmayan bir gerçekliği kelimelerle anlatmaya çalışırsa bu sizin tarafınızdan zaten “duyulamayacaktır”. Bu noktada özdeki realite bilgisini size aktarmak için bu yüksek titreşimli bilge varlıklar, bilgiyi ruha fısıldar. Bu fısıldama kendini görsel imajlar şeklinde gösterir ve kısa bir süre sonra bilinçaltının evreni genişleyerek, bu bilgiyi de hazmedecek hale gelir. Aynı midenin büyümesi gibi, bilinçaltındaki bilgi haznesi de bu şekilde tabiri caizse görsel eğitimlerle esner.  Bilge varlıkların yardımı olmaksızın bu esneme, işte bahsettiğimiz “oluşturulmuş” sembollerle gerçekleştirilir. En nihayetinde sizin bilinçaltı kelimelerinizle tekrar olayı özetleyerek bu bilgeliği idrak etmenizi sağlar. Buna da spiritüalizmde farkındalığın gelişmesi deriz.  Yani bir şeyi “fark edebilme” yetisi…

Burada bilinçaltı sadece bir araçtır. Beyin ve ruh arasında bir iletişim olması bedensel olarak şarttır. Bu noktada bilinçaltı devreye girerek ruhun tesirlerinin bilinçli düşünceye aktarılmasını sağlar. Aynı şekilde bilinçte bilinçaltını etkiler (Böylelikle bilincin tesirlerini ruhunuzun tesirlerine aktarabilirsiniz) Ruh ve bilinç arasındaki iletişim güçlendikçe bilinçaltı faktörü ortadan kalkmaya başlar. Bilinçaltı faktörü tamamen ortadan kalktığında artık bilinciniz tamamen ruhun tesiri altına girer, ki buna “aydınlanma” denir. Aynı şey bilinçaltından evrene sinyal gönderme içinde geçerlidir. Burada da bilinçaltına yüklenen semboller kullanılarak evrenle iletişim sağlanır ve bu da enerjileri tezahür ettirme olanağı sağlar.

Bilinçaltına bu sembolizmi bilinç ile yükleriz ve böylece bilinç-bilinçaltı-sembol arasında ciddi bir enerji ağı oluşur.

Pavlov’un Köpeği

Bu bahsettiğimiz sembollerin kullanımına dair işleyişi anlamak için meşhur deneylerden biri olan Pavlov’un Köpeği deneyini inceleyebiliriz. Bu çalışma bize bilinçaltının etkisini fiziksel düzeyde çok güzel açıklar. Deneyi incelerken aynı prensiplerin enerjisel bazda da var olduğunu unutmamamız önemlidir. Bu sayede aslında bilinçaltı sembollerin işleyişini daha iyi kavrayabiliriz.

http://indigodergisi.com/73/images/pavlov_kopegi.jpg

İvan Pavlov, 1849 yılında doğmuş ve 1936 yılında vefat etmiş önemli bir bilim adamıdır. Fizyolog, psikolog ve hekim olması, deneylerini çoklu bir bakış açısıyla yorumlamasını sağlamıştır. Meşhur deneyini köpekler üzerinde yapmıştır. Pavlov’un yaptığı bu deneylere “klasik koşullanma” adı verilir. Köpeklerin, öncelikle zil çalarak tepkilerini ölçer. İlk olarak köpeklerin bu zil sesine tepki vermediklerini not eder. Ardından köpeklere et verir ve bu eti verdiği sırada zil çalar. Bunu çeşitli şekillerde tekrarlar. Her et verdiğinde zili çalarak, köpeğin bilinçaltında bir “koşullanma” meydana getirir. Yeterli deney süresi sonunda, köpeğe et vermeksizin zili çaldığında köpekteki hormonların kendiliğinden çalıştığını ve sanki et gelecekmiş gibi salyalarının aktığını görür. Yani köpek üzerinde şartlı bir refleks oluşturmuştur. Burada refleks, yemek yeme isteği ve buna bağlı olarak salya salınımı, şartlandırılan olgu ise zil sesidir. Zil sesi duyulduğu anda bilinçaltı koşullanmadan dolayı yemek geleceği yanılgısına düşer ve buna bağlı olarak bedensel hormonlar aktif hale gelerek köpeğin salyasının akmasına neden olur.

Sonradan oluşturulan sembollerde de benzer bir mantık vardır. Ama bizim burada şartlandırarak harekete geçirdiğimiz refleksler, hormonsal ve fiziksel düzeyde değil, zihinsel ve ruhsal düzeydedir. Bu şartlandırmayı da ses veya hareketle değil görsel imajla yapmaktayız.

Kendi tılsımınızı nasıl yaratacaksınız?

Arapçada tılsım, literatürde talisman veya sigil (mühür) denen sembollerin oluşturulmasına dair birçok yöntem vardır. Genel anlamda bunlar önceden var olan sırlı tılsımlar (sembolik dilleri evrensel olan, çözülemeyen ama işe yararlılığı olan semboller) ve sonradan oluşturulan tılsımlardır.

http://indigodergisi.com/73/images/peygamber_ruyalari.jpg

Bizim incelediğimiz sonradan oluşturulan sembolik tılsımların yapımı da bilinçaltı ve sembolizm ile iç içedir. Burada üç tür tılsım (sembol) yapımından bahsedeceğim. Bunlar sizin oluşturduğunuz ve enerji yükleyerek bilinçaltınızla evren arasında iletişim kurmanızı sağlayacak dillerdir. Evrenin dili sembolizmden çok iyi anlar çünkü bizler sembolik dili evrene aktarma konusunda daha başarılıyızdır. Bu süreç üç aşamadan oluşur. Doğru ismi ve kelimeyi bulma, tılsımı oluşturma ve tılsımı kutsama…

İlk yöntem en eski tılsım yapma yöntemlerinden biridir. Kelime yazılır, tekrarlayan harfler veya isteğe göre bazı harfler çıkarılır. Ardından birleştirilerek ve düzenlenerek isteğe göre bir tılsım yapılır. İkinci yöntem ise gül-haç kardeşliğinin ve bazı batı tarzı majiyle uğraşan kardeşliklerin kullandığı kabalistik yöntemdir. İkinci yöntemde bir diyagram kullanılır. Bu diyagram üzerinden kelime yazılarak işaretlenir böylece tılsım çıkarılmış olur. Bunlara daha çok sigil (mühür) denir. Çünkü birinci yöntem ile ikinci yöntem arasında temel bir fark vardır.

Birinci yöntemde herhangi bir dileğinizi, isteğinizi bir cümlede özetleyerek ortaya bir sembol çıkartırsınız. İkincisinde ise bir ismi sembol olarak çıkartıp onu, o ismin mührü olarak varsayarsınız.

İkinci kabalistik yöntem vakti zamanında daha çok Allah’ın İbranice adlarının ve çeşitli meleklerin mühürlerini oluşturmak için kullanılmıştır. Aynı diyagrama benzer çalışmalar Havassta (İslam mistizmi ve dua-enerji ilimi) da geçmektedir. Haliyle sadece kabalist çalışma yapanlar tarafından değil birçok enerji çalışması yapan insan tarafından da kullanılagelen bir yöntem olmuştur. Sigil yaratırken aynı zamanda kendi isminiz içinde bir sigil oluşturabilirsiniz. Veya burada seçtiğiniz özel bir kelimenin mesela “bilgelik” kelimesinin, bir sigilini yapabilirsiniz.

Üçüncü yöntem ise batıda “sihirli kare” olarak isimlendirilir. Havassta ise vefk ilmi denir. Bu özellikle kabalada ve havassta bolca geçmektedir. Yöntemde kelimenin sayısal karşılığı bulunur. Karşılık havassta ebced değerleri ile hesaplanır. Ebced ilmine göre her Arapça harfin bir rakamsal karşılığı vardır. İsimlerin harflerinin rakamsal karşılıklarının toplanması, isminizin ebced değerini verir. Daha sonra bu sayıdan üretilen karede, sağdan sola, yukarıdan aşağıya ve çapraz olarak sayıların toplamı, sizin hesapladığınız ebced değerini verir.

Birinci Yöntem: Cümleden Tılsım (Sembol) Oluşturulması

1-  Öncelikle kelimeyi yazın.

2- Tekrarlayan harfleri çıkarın, anlamını bozmayacak şekilde sesli harfleri eksiltin.

3- Harfleri birer şekil olarak görün ve bundan içinizden geldiği gibi bir tılsım oluşturun.

4- Bu tılsımı tek çizimlik hale getirin.

5- Tılsımınızı tamamlayın.

Bunu örnekle açıklamak daha rahat olacaktır (Örnek yabancı bir kaynaktan alınmıştır);

“I will see a woman with pink hair” (Pembe saçlı bir kadın görmek istiyorum) cümlesinin tılsımını çıkaracaksınız. Öncelikle bu örnekte kişi tekrarlayan ve sesli harfleri atmış. Bu sizin tercihinize kalmış bir durumdur, normalde birkaç sesli harf kalabilir. Bunları atınca elimizde şu harfler kalıyor: W L S M N T H P K  R

http://indigodergisi.com/73/images/sigil_121221.jpg


Bu şekilde devam ettirilerek tılsım sadeleştirebilir. Bir de Türkçe bir örneği adım adım vermek gerekirse:

http://indigodergisi.com/73/images/ben_hayatta_cok_basariliyim.jpg


İkinci Yöntem: Kelimeden-İsimden Sigil Oluşturulması

Sigil oluşturma yöntemi kabalistik çalışmalarda sephirot denen kürelere zihinsel seyahat yapmak için, ilahi isimlerin enerjilerini çekmek veya melekleri davet etmek için çok kullanılırdı. Bu yöntemle üretilen sigiller rüyalarda mesajlar almak, melek meditasyonlarında, enerji çalışmalarında veya astral denemelerinde kullanılabilmektedir. Mesela Malkuth, yaşam ağacında (evrenin kozmik diyagramı) bulunan kürenin isimlerinden biridir. (Sephirot küreler demektir. Kabalizme göre evrenin 10 boyutu vardır. Her bir boyutu küre olarak tasvir etmişlerdir.) Bu kürenin sigili çıkarılarak o küreye seyahat yapılabileceği düşünülmektedir.

Bu sigil yöntemi hermetik çalışma disiplinin önemli bir kısmını oluşturur. Yöntem oldukça basittir.

1- Aşağıdaki diyagramın bir çıktısını alın. Üzerine bir kağıt yerleştirin. (Ya da paintte açın)

2- Kelimenin ilk harfi üzerinden hareket ederek dik bir şekilde ikinci harfe düz çizgi çizin. (Paintte yapacaksanız çizgi butonu ile rahatça çizebilirsiniz).

3- İkinci harften üçüncü harfe de düz bir çizgi çizin. Tek tek bu çizgiyi son harfe kadar devam ettirin.

4- İlk harfe başladığınız yere bir yuvarlak, son harfte biten noktaya da bir çizgi çizin. Daire başladığınız noktayı, çizgi bitirdiğiniz noktayı temsil eder. Böylece sigiliniz hazır. Aşağıda çizime dair bazı örnekleri inceleyebilrsiniz:

http://indigodergisi.com/73/images/hwb_sigil_ingilizce.gif

İngilizce

 http://indigodergisi.com/73/images/hwb_sigil_ibranice.gif

İbranice

http://indigodergisi.com/73/images/hwb_sigil_3.gif

http://indigodergisi.com/73/images/hwb_sigil_4.gif

Malkuth’un sigili


http://indigodergisi.com/73/images/hwb_sigil_basmelek_metatron_sembolu_melek.gif

http://indigodergisi.com/73/images/hwb_sigil_basmelek_metatron_sembolu_melek_2.gif

Başmelek Metatron’un sigili


http://indigodergisi.com/73/images/hwb_sigil_elohim_sigil_sembol.gif

http://indigodergisi.com/73/images/hwb_sigil_elohim_sigil_sembol_2.gif

Elohim isminin sigili


Yukarıdaki İngilizce ya da İbranice diyagramı kullanabilirsiniz. Metatron, başmeleklerden biridir. Elohim ise İbrani dilince Allah’ın isimlerinden biridir. İngilizce Happy (Mutlu) ve Friendship (arkadaşlık) kelimelerini incelersek şöyle:

http://indigodergisi.com/73/images/arkadaslik_sembolu_sigil_a.jpg

http://indigodergisi.com/73/images/arkadaslik_sembolu_sigil_b.jpg

Arkadaşlık (friendship) sigili


http://indigodergisi.com/73/images/mutluluk_sembolu_sigil_a.jpg

http://indigodergisi.com/73/images/mutluluk_sembolu_sigil_b.jpg

Mutlu (happy) sigili



Happy okunurken “a” daha çok “ae” olarak telaffuz edildiği için “A(E)” bölümüne gidilmiştir. Buna nazaran daha tok bir a okunsaydı A,O kısmına gidecekti. (Bu diyagram İngilizce telaffuz baz alınarak yapılmıştır) Efe Elmas isminin sigilini çıkarmak istersek, şöyle bir yol izleyeceğiz:

http://indigodergisi.com/73/images/sigil_efe_elmas_sihirli_kare.jpg

Efe Elmas sigili


Üçüncü Yöntem: Sihirli Kare

Sihirli kare genel anlamda çeşitli bölümlere ayrılmış bir kareden oluşur. Bu karedeki hanelerin soldan sağa, yukarıdan aşağı ve tam çapraz toplamları aynı sayıyı verir. Perslerde, Hindularda, kabalada, Araplarda ve havassta bolca sihirli karelere denk gelebilirsiniz. Eski korunma tılsımlarından, şifalı muskalara kadar birçoğu sihirli kare yöntemiyle oluşturulmuştur.

http://indigodergisi.com/73/images/Magic_square_sihirli_kare.jpg

Sihirli kare yaparken genel olarak yine bir cümle veya iki kelime birleştirilir. Mesela havassta genellikle isminizin ebced değeri ile Allah’ın 99 isminden birinin ebced değeri (Sayısal değeri) toplanır ve çıkan son sayısal değer sihirli kareye dönüştürülür. Daha sonra sihirli karedeki sayıların yerine Arapça harf karşılıkları yazılarak tılsım oluşturulur. Ardından tılsım üçgen şeklinde katlanarak balmumuna batırılır ve deriye sarılarak muska oluşturulur. Bu sırada muska o ebced değeri hesaplanan esmaül hüsnanın zikri ile enerji yüklenir. Böylelikle vefk ilmine göre muska hazırlanmış olur. İslami havassta buna vefk ilmi denir. Apayrı bir ilimdir ve tütsüsünden gezegen saatlerine ve ay menazillerine kadar her şey tüm detayıyla hesaplanır. Kısacası oldukça derin ve sırlı bir ilimdir. Bunun bir benzerini de kabalada görürüz.

Batıda ise sihirli kare bu kadar detaylı bir şekilde incelenmez. Genelde İbranice veya Arapça ebced (sayısal) değerler yerine kullanılan Latin alfabesinde A’ya 1 sayısı verilerek sırayla harfler numaralandırılır. En nihayetinde isimdeki harflerin sayısal karşılıkları ve istenilen kelimenin de benzer sayısal değeri toplanarak, sihirli kare oluşturulur. Batıda uygulanan yöntem havas veya kabalada uygulanan yöntemin çok daha modern ve basitleştirilmiş halidir. Tek tek gezegen saatleri yerine gezegen günleri hesaplanır.

Sihirli Kare Yapımı

Ben burada 4lü basit sihirli kare yapımını anlatacağım. Detayını öğrenmek isteyenler havass dalını araştırarak ve Bülent Kısa’nın Havassın Derinlikleri kitabını edinerek inceleyebilirler.

1-Öncelikle isminizin Latin harflerine denk gelecek şekilde sayısal değerlerini bulun. Mesela Efe isminden örnek vermek gerekirse;

A:1 B:2 C:3 Ç:4 D:5 E:6 F:7 …. Şeklinde gitmektedir.

E= 6 ve F=7 ise; E+F+E = 6+7+6 = 19 etmektedir.

Örnek olarak kendime şifa çalışması yapacağım sırada tesiri arttıracak bir sihirli kare yapmak istedim. İsimle “Şifa” kelimesinin sayısal değerini toplamam gerekiyor. (“Efe şifalanıyor.” Diye bir cümleyi de hesaplayabiliriz. Ama genelde isim ve kelime kombinasyonu kullanılmaktadır.)

Ş+İ+F+A = 23+12+7+1 = 43

Şimdi Efe ve Şifa kelimelerinin sayısal değerini topluyorum; 19+43 = 62

62 benim son elde ettiğim sayı, bunu sihirli kareye dönüştüreceğim.

http://indigodergisi.com/73/images/yazim_sirasi.jpg

2- En çok kullanılanı 4×4 olduğu için dörtlük kare üzerinden anlamak daha önemli. Karelere sayıların yerleştirilmesi belli bir sırayla olur. Sırasıyla karelere yandaki gibi yazılacaktır. ———————-►

3-  Şimdi hesapladığımız sayıdan 30 çıkarıp 4’e bölelim. Çıkan sonucu bir arttırarak sıraya göre kareye yerleştireceğiz

62-30=32    32/4=8

8 sayısını yukarıdaki karedeki ilk sıraya yerleştiriyoruz. Sonra sırasıyla bir sayı arttırarak karelere yerleştiriyoruz:

http://indigodergisi.com/73/images/62_karesi.jpg

4- sayınız tam olarak dörde bölünmezse ve artık sayı kalırsa;

1 kalırsa; 13. Haneye

2 kalırsa; 9. Haneye

3 kalırsa; 5. Haneye 1 adet fazla yazılır. Örneğin 4 yazılacaksa gerekli haneye 5 yazılır ve daha sonra hane geçildikten sonra normal artırım yapılır.

Örneklemek gerekirse;

Sayımız 65 olsun; 65-30 = 35 Ardından 35 /4 bölümünden artık sayı “3” kalıyor. Öyleyse aynı işlemi yapacağız (8 yazacağız) ama beşinci haneye bir fazla yazacağız. Sonra yine bir arttırarak devam edeceğiz.

http://indigodergisi.com/73/images/65_karesi.jpg

Batıda genelde kareler bu şekilde sayılarla bırakılır. Havass hesaplamalarında daha sonra bu sayılar Arapçaya çevrilir. Mesela 62 karesindeki 15 sayısını ayrıştırırsak; 10+5’ten oluşmaktadır. Öyleyse 10’a tekabül eden elif ve 5’e tekabül eden he kelimeleri yan yana yazılarak, ilk kare harfe çevrilir. Batıda ise bazen theban, enochian vb. gibi mistik harflere sayılar çevrilebilmektedir.

Dördüncü Yöntem: Serbest Sembolün Oluşturulması

Aslında bu bir yöntem sayılmaz. Yukarıda eskiden kullanılan kalıplar üzerinden semboller oluşturduk. Bunların yanı sıra aslında en çok kullanılan yöntem zihni serbest bırakarak istediğiniz şekilde sembol çizmenizdir. Bir mum yakın, güzel bir tütsü eşliğinde hafif bir meditasyon yapın. Ardından kalemi elinize alın gözlerinizi kapatın ve akışa bırakın. Gözünüzün önüne gelen veya eliniz istediği şekilde bir sembol çizsin. Burada muhtemelen yeterli meditatif konumu sağlarsanız bilinçaltınız otomatik olarak bir sembol çizdirecektir.

Bunun yanı sıra bir diğer yöntemde yine meditatif konuma geçip rastgele kâğıda bir şeyler karalamaktır. (Aynı çocukken yaptığımız gibi) Bu karalama sonucunda, o çizgi kalabalığına odaklanın ve içerisinde bir sembol görmeye odaklanın. Bilinçaltınız o karmaşa içerisinden bir şekli ayıracaktır. Onun üstünden geçin ve böylece kendi sembolünüzü yaratmış olacaksınız.

Esasında mistik yolda ilerleyenler derin meditatif konumlarda çeşitli semboller görebilirler. Bunlar yuvarlaklardan, üçgenlerden veya çeşitli şekillerden oluşur. Görülenler evrensel semboller olabileceği gibi genelde bilinçaltı sembolleridir. Bu sembollerin enerjisel işlevi sadece o kişi için geçerlidir. O kişi dışında başka kimsede işe yararlılığı yoktur çünkü kişinin bilinçaltından, meditasyon sırasında akan sembollerden biridir.

Sembolün çizimi

Sembollerin çeşitli kullanım şekilleri vardır. Ya elle havaya çizilerek ya da zihnen odaklanılarak kullanılır. Bu kullanım şekli en basit kullanım alanlarından biridir. Diğer bir yöntem ise kâğıda çizilmesidir. Burada papirüs gibi doğal bir kâğıt veya kraft kağıdı gibi dayanıklı bir kağıt cinsi kullanabilirsiniz. Kâğıda eskiden safran, misk ve mür gibi maddelerden oluşan mürekkeplerle çizilirdi. Safran ile elde edilen mürekkep dışında meşe ağacının yaprağından yapılan mürekkeplerde mevcuttur. Bu mürekkepleri yapmak uğraştırıcı geliyorsa herhangi bir mürekkep kullanabilirsiniz. Bazı kimseler kurşun kalemle çizmenin (kurşunun doğal olmasından dolayı) daha iyi olduğunu düşünürler.

http://indigodergisi.com/73/images/semboller_ezoterik_ezoterizm.jpg

Elle havaya çizme ve kâğıda aktarma dışında bir diğer yöntem ise metal üzerine kazıma yöntemidir. Özellikle eskiden gümüş ve altın metalleri, enerjiyi en iyi taşıyan metaller olduğu için tercih edilirdi. Bunun dışında, kare bir kaba kurşunu eritip döktükten sonra üzerine kazımakta, hem daha ucuz hem daha basit olduğu için kullanılan yöntemlerden biriydi. Daha eski geleneklerde ise taşlara veya ağaç kabuklarına, tahtalara kazımayı görüyoruz.

Sembolü nasıl kullanmak istediğiniz sizin tercihinizdir. Burada mesela bir melek sigili çıkarıp kolye olarak takabilirsiniz. Veya kâğıda dilek için ilk yöntemle sembolü çizip, cüzdanınızda taşıyabilirsiniz. Hatta dövmesini bile yaptırabilirsiniz.

Sembolün (Tılsımın) Yüklenmesi ve Kutsanması

Burada sembolü oluşturmanız enerjisel olarak kullanırlılığı için yeterli değildir. Aynı zamanda ona enerji yüklemeli ve onu kutsamalısınız. Kutsama ile yükleme arasında temel fark vardır. Enerji yükleme, herhangi odaklanılmış Spiritüel enerjinin o nesneye hapsedilmesidir. Kutsama ise, Spiritüel olarak onun ne niyetle yapıldığının onaylanmasını kapsar. Kutsamada genelde elementler kullanılır.

Sembolün Elementlerle Kutsanması

Sembolünüzü bir kâğıda çizdiyseniz veya metale yüklediyseniz bu aşama önemlidir. Mümkünse bir çalışmayı doğada, mümkün değilse evinizde en çok meditasyon yaptığınız odada gerçekleştirin. Küçük bir sunak oluşturun. Kuzey tarafına toprağı sembolize edecek bir nesne (Mesela doğal kristal ya da bir taş, doğadaysanız toprak yığını), doğuya havayı sembolize edecek (kuş tüyü, tütsü), güneye ateşi sembolize edecek (mum), batıya ise suyu sembolize edecek (kadeh, deniz kabuğu veya bir kapta su) nesneleri koyun. Benim burada önerim, kuzeye taş, doğuya tütsü, güneye mum ve batıya bir kap su koymanızdır.

Bu maddeleri koyduktan sonra bunların ortasına sembolünüzü alın. Zihninden saat yönünde mavi renkli bir enerjiyle çember oluşturun. Siz ve maddeler çemberin içinde kalacak. Çemberi oluşturduktan sonra ellerinizi havaya kaldırın ve mavi pırıltılı bir enerjinin yarattığınız çemberden alanın içine dolduğunu hissetin. Bu size huzur verecek bir enerjidir. Burada amaç bir enerji alanı oluşturmaktır.

Şimdi yavaşça kuzeye dönün toprak elementini çağırın ve kahverengi bir enerjinin çemberin kuzeyine geldiğini imgeleyin.  Ardından doğuya dönün (İlerleyiş saat yönünde) hava elementini çağırın rüzgârların estiğini hissedin ve sarı renkli bir enerjinin doğudan geldiğini imgeleyin. Güneye dönün ve ateş elementini çağırın derin alevleri ve sıcaklığı hissedin. Kırmızı renkli bir enerjinin güneyden geldiğini imgeleyin. Ardından batıya dönün ve su elementini çağırın suyun ferahlığını imgeleyin ve mavi bir enerjinin batıdan geldiğini imgeleyin. Elementlerden çemberi tamamlamalarını isteyin. Böylece bütün enerjiler birleşerek saat yönünde dönmeye başlasınlar. Bu hissiyatı özümseyene kadar devam edin.

Sembolünüzü alın ve önce kuzeydeki taşa getirin “Toprak elementi, toprağın yaşam gücü ve bereketi lütfen sembolümü kutsa” deyin. Ve kahverengi enerjinin sembole aktığını imgeleyin. Ardından sembolünüzü tütsüye getirin ve biraz tütsülerken “Hava elementi, havanın bilgeliği lütfen sembolümü kutsa” deyin. Sarı bir enerjiyle tütsünün dumanıyla, enerji dolduğunu imgeleyin. Ardından mum alevine getirin ve biraz alevin üzerinde tutun ve “ateş elementi, ateşin aşkı ve engin duyguları lütfen sembolümü kutsa” diyerek ateşle birlikte kırmızı renkli bir enerjinin sembolünüze dolduğunu imgeleyin. Son olarak batıya koyduğunuz suya dönün ve “Su elementi, suyun şifası ve akışkanlığı lütfen sembolümü kutsa” diyerek hafif su serpin, suyun mavi enerjisiyle dolduğunu imgeleyin.

Buraya kadar elementlerle sembolü kutsamış oluyorsunuz. Elementleri kullanmamızın sebebi, Dünya’nın döngüsünde dört elementin var olması ve bu dört elementin beşinci element olan ruh enerjisini tamamlamasıdır. En eski geleneklerden günümüze kadar elementler üzerine meditasyonlar ve çalışmalar yapıla gelmiştir. Özellikle bu tür bilinçaltı sembolleri oluşturulurken elementlerin bilincinden yararlanmak önemlidir.

Sembolün Yüklenmesi

Elementlerle kutsadıktan sonra, ellerinizi havaya kaldırın. Taç çakranızdan içeri altın parıltılarla kaplı beyaz bir ışığın girdiğini imgeleyin. Işığı, taç çakranızdan alın çakranıza oradan kalp çakranıza doğru indirin. Sonra tüm enerjiyi kollarınızdan ellerinize doğru aktarın. Şimdi elleriniz altın parıltılı beyaz bir ışıkla parlıyor.

Yavaşça parmaklarınızla sembole dokunun ve tüm bu ışığın sembole dolduğunu imgeleyin. Artık kâğıdınız bu enerjiyle parlıyor. Şimdi kağıdı elinize alıp sembole odaklanarak meditasyon yapın.

Eğer kağıda veya metale çizmediyseniz sadece zihinsel olarak kullanacaksanız en az 7 en fazla 21 gün o sembol üzerine meditasyon yapmalısınız. O sembole ve niyete odaklanarak sembole enerji yüklemesi yapmalısınız.

Niçin “Oluşturulmuş” Sembolleri Kullanıyoruz?

Her insan fark etse de fark etmese de hayatta tekamül eder. Ama ruhsal konularla ilgilenen bir insanın en büyük avantajı tekamülünü hızlandırabilme olanağıdır. Bu amaçla meditasyon, mantra, reiki gibi çeşitli enerji disiplinleriyle Spiritüel enerjisini de arttırmaya çalışır. Haliyle sadece felsefe yaparak veya kitap okuyarak tekamülü ve Spiritüel enerjimizi yükseltemeyiz. Düzenli olarak meditasyon ve buna benzer çeşitli çalışmalar yaparak maneviyatımızı, evrenle olan irtibatımızı güçlendirmek zorundayızdır.

Bu çalışma bilhassa bilinçaltımız ile evren arasındaki iletişimi sağlar bu süreçte ruhsal enerjimiz artar, aura güçlenir amacımıza göre enerjiyi yönlendirmeyi öğreniriz. Yeteri derecede enerjiyi yönlendirmeyi öğrendiğimizde enerjilerin işleyişi dolayısıyla evrenin işleyişi hakkında bilgi alırız. Bu pratiklerde tekamülümüzü hızlandıran önemli etkinlerdir.

İşte bu yüzden bu tür mistik sembollerle, reikiyle, tai chi veya çigong gibi enerji yükseltme çalışmalarıyla içli dışlı olmamız şarttır. Enerji ilminde derinleşmek Spiritüel yükselişte önemli bir aşamadır. Böylece asıl ruhsal görevimizi hatırlamamızı da sağlar.

Düzenli enerji çalışmaları, düzenli bir Spiritüel yükselişi beraberinde getirir. Bu da tekamülümüzü desteklemekle kalmaz aynı zamanda ilahi ışığı enerjisel anlamda etrafa yaymamızı kolaylaştırır. Bu ışığı güçlendirir. Ruhun bilgeliğini öğrenmemizi ve bu bilgeliği bütünün hayrına kullanma sanatını idrak etmemizi sağlar.

***********

1.Bölüm: http://korhanafsardotcom.wordpress.com/2013/03/05/kutsal-sembollerin-isleyisi-ezoterik-semboller-ve-inisiyatik-ogretim/

3.Bölüm: http://korhanafsardotcom.wordpress.com/2013/03/05/kutsal-sembollerin-isleyisi-iii-evrensel-semboller%CB%AE/

Yazar: Efe ELMAS

Kaynak: http://indigodergisi.com/73/efe-elmas-2.htm

Yazar Hakkında:

Efe Elmas, 15 Mayıs 1989, İzmir doğumlu. İzmir, Bornova Anadolu Lisesi mezunu. Manisa’da Celal Bayar Üniversitesi’nde Gıda Mühendisliği eğitimi görüyor. Tasavvuf, Metafizik ve gizemli konularla ilgileniyor, araştırmalar yapıyor.

Kutsal Sembollerin İşleyişi III: ‟Evrensel Sembollerˮ

Evrensel semboller, enerjilerin akışını sağlayan anahtarlardır. Eğer doğru şekilde kullanılırsa her sembol, bir enerji akımının kapısını açar.

Hepimiz bir şekilde sembollere aşinayızdır. Bilhassa ruhsal konularla ilgileniyorsak muhakkak gizli sembollerin sırlarını veya elle ya da zihnen çizilerek enerji akışı sağladığı söylenen sembolleri duymuşuzdur. Şu anda uyumlama yapılan birçok enerjide semboller mevcuttur. Mesela Reiki’de dört adet kutsal sembolden bahsederiz. Bunlar evrensel enerjiyi yönlendirmeye yarayan kutsal işaretlerdir. Haliyle bu sembollere büyük saygı duyulur ve durduk yere kâğıda ya da görünür bir yere çizilmez. Hatta eskiden öğretimi sadece sözlü gelenekle yapılır, sembolün bilgisi kesinlikle yazıya geçirilmezdi. Sadece Reiki’de değil, diğer evrensel enerjilerde de semboller görüyoruz. Aynı zamanda eski yolların bilgeliklerinde öğretilen kutsal-evrensel semboller mevcuttur.

 

Peki, bu evrensel boyutta enerji akışı sağlayan sembollerin sırrı ne? Bunların kaynağı neresi? Bu basit şekiller nasıl işliyor? Neden bazı semboller bir dilin alfabesine göre yapılmış? İşte bu soru işaretleri birçoğumuzun kafasında oluşmuştur. Özellikle derin Spiritüel çalışmalar yapanlar evrensel sembollerin işleyişiyle yakından ilgilenmektedirler.

Kısaca tanımlamak gerekirse, evrensel semboller, enerjilerin akışını sağlayan anahtarlardır. Eğer doğru şekilde kullanılırsa her sembol, bir enerji akımının kapısını açar. Bu kapıyı açma işlemi esasında “evrensel ortak enerjiyi” yönlendirerek ve değiştirerek yapmaktadır. Yani evrensel enerjiyi kullanmanın en pratik yoludur. Reiki’nin ikinci sembolü mental-duygusal sembol olarak anılır. Reiki, evrensel hayırda işleyen Yaratıcı’dan kaynaklanan sonsuz bir enerjidir. İkinci sembolü çizdiğinizde, niyetinize ve kullanım şeklinize göre, bu evrensel enerji değişir dönüşür ve spesifik bir enerji akışı haline gelir. Reiki’yi kuvars olarak alırsak, ikinci duygusal sembol Reiki’yi pembe kuvarsa dönüştürür. Ya da yine kullanımın değişimine göre ametiste… En nihayetinde hepsi kuvars kökenlidir. Sembol sadece enerjinin işlevini genelden daha spesifik bir hale dönüştürmüştür.

İşte buradan yola çıkarak basit bir tabirle evrenin, bilgisayar kodları sembollerdir. Bu gizli-sırlı semboller evrenin yaratılışının sırrının temelini taşır. Aynı bilgisayardaki yazılım kodları gibi, sembollerde evrenin temelini ve boyutsal sisteminin yazılımıdır. Haliyle evrensel semboller direk enerjisel değişimler yaratacak kadar güçlüdür. Nasıl bilgisayarda bir tuşa bastığımızda, istediğimiz eylem gerçekleşiyorsa, evrensel sembollere de güçlü bir zihinsel konsantrasyonla odaklanmak (üzerine meditasyon yapmak, düzenli olarak kullanmak, ya da bir yere çizip üzerine enerji yükleyerek) o sembolün evrendeki yerine göre (kodlamasına göre) enerji akışını sağlar.

Sembollerin fonetik (ses enerjisi) karşılıkları olduğundan da bahsedebiliriz. Bu sesle ilişik olan enerji formu, sesin enerjisiyle bütünleşerek daha güçlü bir tesir yapmaktadır. Buna sembollerin bedenleri denmektedir.  

Evrenin Temeli

Evrenin temeli basit sembollerden oluşmuştur. Basit sembolleri anlarsak evrenin işleyişini ve dinamiğini çözebiliriz. Bu basit semboller, temel geometrik şekiller şeklindedir. Literatürde bu geometrik şekiller “kutsal geometri” olarak geçer. Bunların sırlarına erip, onlara anlam yüklersek, evrenin işleyişindeki sembol bilimini de çözebiliriz. Mesela temel sembollerden bazıları şu şekildedir:

Bunlara bir diğer örnek olarak yıldız poligonları (anagramlar) verebiliriz. Her bir poligomun evrensel düzende bir işleyişi vardır, bu işleyişten faydalanabilmek için doğru şekilde kullanmak önemlidir. Beş köşeli yıldız olan pentagram, evrenin dört temel enerjisini bütünleştirir ve ruhun bütünlüğünü tamamlamada yardımcı olur. Önemli bir nokta; pentagram dediğimiz sembolde sivri ucu yukarı bakmaktadır. Sivri uç ruhu temsil eder, dolayısıyla ikilikten birliğe gidişi (enerjinin toparlanışını) sağlar. Aynı zamanda düz pentagram insanın bütünlüğünü sembolize eder.  (Baş, iki el ve iki ayak) Ama ters pentagram birlikten ikiliğe dağılışını ve maddi arzularla, nefsi isteğin enerjisini anlatır. Çünkü burada ruh, yani tüm enerjileri toparlayan temel unsur, aşağı noktaya bakmaktadır. Toprak ve ateş yani dünyevi enerjiler yukarıyı işaret eder. İlki bütünün hayrına işleyen kutsal bir sembolken, ters çevrilmiş hali birliği bozan ve nefsanî enerjileri temsil eden bir hale bürünür. İşte bu yüzden sembolün doğru çizimi ve doğru şekli çok önemlidir.

Bunun yanı sıra heksagram; alt ve üst âlemleri birleştiren bir kapı konumunda, septagram; yaratım enerjisinin yönlendirilmesinde ve zihinsel gezilerde, octagram; tamamlama ve oluşturmada, nanogram; yükseliş ve bütünleşme çalışmalarında kullanılabilmektedir. Bu yıldız poligonlar çok çeşitli şekillerde ve farklı evrensel enerjileri tetiklemede geçmişten günümüze kullanılmıştır. Bunlardaki renk kullanımları bile sembolün tetikleyeceği enerji silsilesine katkı sağlamaktadır.

Evrendeki Boyut Sembolleri ve Spiral Bilgisi

Evrenin temelini oluşturan sembollerin kullanımı yanı sıra bir de evrendeki boyut sisteminden bahsedebiliriz. Boyut dediğimiz kavram evrenin süptil aşamalarını kapsayan yedili bir enerji sistemidir. En üst boyut saf enerjinin ve mutlak bilincin olduğu katmandır. Sıfırıncı boyut ise bizim evrenimizin bulunduğu fiziksel düzeydir. Bu temel semboller boyutlarda farklı kombinasyonlar ve çok çeşitli şekillerle karşımıza çıkabilmektedir. Haliyle üst boyutta olan sembollerin etkisi çok daha doğrudan ve güçlü olmaktır. Mesela en üst boyutu oluşturan sembol kodları kullanılabilmesi durumunda,  manevi enerjinin maddi bir nesneye dönüşebileceği iddia edilmektedir. Ama bu üst boyuttaki sembollerin kullanımlarına izin verilmediği söylenilmektedir. Her boyutun sembolizm sistemi farklıdır.

Bizim fiziksel dünyamıza en yakın olan birinci boyutta spiral semboller vardır. Haliyle bütün spiral sembollerin enerjilerinin odaklama görevi olduğunu söyleyebiliriz. Hatta bu ruhsal-evrensel enerjiyi odaklama bazen o denli yoğun olmaktadır ki, enerji dönüşümü fiziksel etkiler göstermektedir. Spiraller, hemen hemen her kültürde yer almışlardır. Antik mısır, yunan, kelt, Arap, Türk, Sümer… Hangi kültüre bakarsak bakalım muhakkak spirallerden oluşmuş evrensel sembollerle haşır neşir olduklarını görürüz. Bunların bahsettiğimiz ezoterik sembolizm dışında, ruhsal olarak o dönemin rahipleri ve magusları (bilge büyücüleri) tarafından kullanıldığı bilinmektedir.

Spiral sembollerin farklı işleyişlerine örnek olarak çiftli spiral sembolü verebiliriz. Bundan yıllar önce, derin meditatif bir konumda ikili spiralin kullanımıyla ilgili bir bilgi edindim. Çiftli spiral, enerjileri birbirlerine bağlamada ve enerji akışı sağlamada yardımcı olmaktaydı. Üzerine meditasyonlar yaparak sembolle uyumlu olmaya özen gösterdim. Bundan sonra temkinli ve dengeli bir şekilde üzerine çalışma yaptım. Özellikle çakra dengeleme sırasında Reiki ile uyumlu kullanıldığında güçlü bir enerji akışı ve dengelenme süreci sağladığını gözlemledim. Reiki’de uyguladığımız klasik çakra dengelemeye ek olarak bu sembolü çiziyor ve çakralar arasındaki enerji akışını hızlandırabiliyordum. Yani sembol çakralar ve bedensel enerjiler arasında bağlantıyı sağlıyor ve bağlı enerji alanları arasında çift yönlü güçlü bir enerji akışı sağlıyordu. Aynı akan bir nehir gibi duru bir akışa olanak veriyordu.

O zamana kadar bu çift spiralli sembolün kullanımına denk gelmemiştim. Sonra bir araştırma sırasında, sembolün kelt geleneğinde kullanıldığına dair bir bilgiye rastladım. Kelt bilgeliklerinde çift spiral, bedensel enerjileri, hatta gerekli olduğunda maddi dünya ile manevi dünya arasındaki enerjileri birbirine bağlamada kullanıldığı bilgisine ulaştım. Bu sayede rahipler, iki dünyayı birbirine bağlıyor ve manevi taraftan enerjiyi fiziksel dünyaya çekebiliyorlardı. Bazen de bu sembol, öte tarafa ulaşmada kullanılıyordu. Aynı zamanda bu dengenin ve dengelenmenin de sembolü olarak kabul ediliyordu. İşte yine burada da sembolün çeşitli kullanımlarını görmemiz mümkün. Sembol, iki ilişik enerji kanalındaki akışı sağladığı gibi, iki farklı enerji kanalı arasında bir kapı açmada da kullanılabilmektedir.

Bir diğer örnek olarak Reiki’de ki güç sembolünü verebiliriz. Güç sembolü Reiki enerjisinin o anlık alınımını arttırır ve hızla belli bir noktaya odaklar. Odaklama, ya mühür gibi kapatarak ya da hızlı bir aktarım ile enerjiyi açarak gerçekleşir. En nihayetinde de,  enerjiyi yoğunlaştırır ve kullanımına göre etkisi değişir.

Her Sembol Kullanılabilir Mi?

Burada temel bir uyarı yapmakta yarar var. Eğer bir evrensel sembolün, (Herhangi bir kaynakta ya da enerji kullanımıyla ilgili bir workshopta görmüş veya derin meditatif konumda vakıf olmuş olabilirsiniz.) ne anlama geldiğini bilmiyorsanız, kullanmamaya özen gösterin. Çünkü bazılarının yıkıcı tesirleri veya yanlış kullanımına bağlı olarak zararları söz konusu olabilir. Semboller, bilinmez bir dünyanın kapılarıdır ve bilmediğiniz kapılardan geçmemenizi öneririm. Özellikle Reiki’de öğretilen kutsal semboller dışında tam olarak kaynağı bilinmeyen sembollerle çalışılması kesinlikle önerilmez. Bahsettiğimiz gibi her sembol illa hayra çalışacak diye bir kaide yoktur. Kimi evrensel sembol karanlık yanın enerjisini taşır. Bu da yıkım, gazap veya tehlikeli enerjilerle bağlantılı olabilir.

Sembol iyi dahi olsa, yanlış kullanımı da sorunlara yol açabilir. Haliyle bir sembolü kullanmadan önce o sembolle ilgili net bir bilgiye ve kullanım şekline ulaşmamız lazımdır. Deneme-yanılma yöntemi bu konuda sakıncalı olabilmektedir. Mesela koruma amaçlı bir sembolü evinizin her yanına çizdiniz. Bazı semboller sadece negatif tesirleri değil, “ki” enerjisinin de içeriye alınmasını engeller, bu haliyle sembol, tam bir bariyer gibi davranır. Bu süreçte her yere çizdiğiniz sembol, evinize giren “ki” enerjisinin akışını engelleyecek bu da ev içinde sorunlara yol açabilecektir. Yani sembolün tam manasını ve kullanımını bilmiyorsanız, sembolün tesiri amacından sapabilir. Haliyle çok temkinli kullanılması gerekmektedir.

Bunların yanı sıra herkes her sembolü kullanma konusunda izinli değildir. Bu açıdan sembollerin kullanımını iki sınıfa ayırabiliriz:

1- İzin gerektirmeyen; Bunlar herkesin kullanımına izin verilen sembollerdir. Ayrıca kişinin kendi kendini uyumlayabildiği (yani sembolün enerjisiyle kendi enerjisini, aynı frekansa getirebildiği) sembollerdir. (poligromlar, temel semboller vs..)

2- İzin gerektiren; Bu semboller ise herkesin kolayca kullanamayacağı ve enerji sistemlerine bağlı bulunan sadece izin verilerek kullanılabilecek sembollerdir. Mesela Reiki sembollerini bir Reiki öğretmeni tarafından izin verilip, uyumlanmadan kullanamazsınız. Ancak evrenin, öğretmen vasıtasıyla size izin vermesi gerekir.

Alfabeler ve Evrensel Sistem

Bazen alfabe olarak kullanılan bazı sembollerin de, evrensel semboller arasında yer aldığını görürüz. Japonca, Sanskritçe, runeler, eski Türk alfabesi, aramice, hiyeroglifler vb…  gibi alfabelerin, evrensel enerjileri tetiklemede kullanılmaları bir soru işareti oluşturabilir. Aslında bunda garipsenecek bir durum yoktur. Daha önce ezoterik sembollerin alfabelerde de var olduğunu anlatmıştık. Aslında bu sembolizmler aynı zamanda evrensel sistemle uyumludurlar.  Antik alfabeler, vakti zamanında, dönemin bilge insanları tarafından evrensel bilinçten alınan enerjisel sembollerdir. Eskiler bu sırlara vakıflardı ve sanılanın aksine dilleri uydurarak ya da sadece eşyalara benzeterek değil, evrensel sistemle uyumlu olarak oluşturmuşlardır. Mesela sanskritçe mantralar, çakraların titreşimiyle oldukça uyumludur. Bu yüzden bu tür mantralar direk çakralarda titreşimler yaratır.

Aynı zamanda Om vb. gibi seslerin şekilleri evrensel enerjilerle kişisel enerjiler arasında bir uyum yakalamamıza olanak sağlar. “Reiki ve Şifa veren Buda”  isimli kitapta “Om” sembolü ile Reiki’nin akışı arasındaki benzerlik incelenmiş, “Om” sembolünün nasıl bir tesiri olduğu çok güzel açıklanmıştır:

Om sembolündeki ilk yarım daire uyanık olmayı temsil eder ve uyku anlamına gelen ikinci yarım daireyle bağlantılıdır. Küçük bir boşluktan sonra rüya görmeyi temsil eden yarım daire yer alır. Boşluk, tam uykuya daldığınız anı, hiçliğe adım attığınızı hissettiğiniz ve ayağınızın silkinmesiyle korkuyla uyandığınız anı simgeler. Ve belki de eski çocuk öykülerinde rüyalar âlemine gitmenin, neden uzak bir yıldıza doğru uzayda yelken açmak olarak anlatıldığını açıklar. Kendi benliğimizi keşfetmede rüyalar önemlidir. Uyanık olduğumuz sürelerde topladığımız ve ayakta kalmak adına sildiğimiz ya da güçlendirdiğimiz bilgileri işlemden geçirir ve bütünleştirir. Budizm’de rüya görmenin, aydınlanmaya ulaşmanın aktif bir yolu olduğu ve aydınlanmaya ulaşmak amacıyla uyanıkken gerçekleştirilen çalışmayı tamamladığı söylenir. Rüyaların ışıyan ışık içinde bulunan tam insandan kaynaklandığı söylenir. Bir Reiki uygulaması sırasında hafif bir rüya haline girmek, enerjiyi daha etkin bütünleştirmemize yardımcı olur ve enerjinin tam özümüze ya da tam benliğimize ulaşmasına izin verir.

Om sembolünün tepesinde yer alan yarım daire, her üç halin yani uyanık olma, uykuda olma ve rüya görmenin, tek bir hale dönüştüğünü gösterir; bir Reiki uygulaması sırasında olabileceği gibi kişi bunların tümünü aynı anda gerçekleştiriyordur. Hem Hindular, hem de Budistler, bilincin bu haline girdiğiniz zaman, evrenin gücüyle bağlantı kurabileceğinize inanırlar. OM sesinin, evrenin sesini temsil ettiği söylenir. Sembolde yer alan küçük nokta, genelde Tanrı adını verdiğimiz, evrenin açıklanamaz gücüyle kurulan bağlantı anını temsil eder. (Maureen J. Kelly, Reiki ve Şifa veren Buda)

Sembol Bilgisi

Sembollerin işleyişi ve evrenin düzenindeki tam yeri ile ilgili maalesef detaylı bir kitap ya da kaynak bulabilmemiz mümkün değil. Ancak eski geleneklerden, okült bilgilerden, enerjisel çalışmalardan elde edilen deneyimlerden ve farklı kaynaklardaki notlardan bazı bilgilere ulaşabiliyoruz. Sembol bilgisinin, eskinin kozmik bilimi olduğu aşikâr ama maalesef günümüzde unutulmuş durumdadır. Şurası bir gerçek ki;

Evrende, var olan hiçbir sır-bilgi kaybolmaz sadece tekrar hatırlanana kadar unutulur.

Bu yüzden sembol bilgisinin de hatırlanmaya başladığı bir süreçte olduğumuzu görebiliriz. Ezoterik semboller ile ilgili kaynaklar bolca varken, evrensel semboller ve enerjisel titreşimleri ile ilgili kaynaklara ve bilgilere ulaşmak oldukça zor. Yine de hatırlama sürecinde evren öğrenmemiz gereken bilgeliği bize bir şekilde öğretiyor. Bu süreçte sembol bilgisinin doğruluğu ve derinliği kişinin tekamül seviyesine göre değişiyor. İnanıyorum ki, yeni keşiflerle birlikte sembol bilgisi tekrar gündeme gelecek ve evrenin enerjisini kullanmanın bu pratik yolları yeniden hatırlanacaktır.

1.Bölüm: http://korhanafsardotcom.wordpress.com/2013/03/05/kutsal-sembollerin-isleyisi-ezoterik-semboller-ve-inisiyatik-ogretim/

2. Bölüm: 

Yazar: Efe ELMAS

Kaynak: http://indigodergisi.com/74/efe-elmas.htm

Yazar Hakkında:

Efe Elmas, 15 Mayıs 1989, İzmir doğumlu. İzmir, Bornova Anadolu Lisesi mezunu. Manisa’da Celal Bayar Üniversitesi’nde Gıda Mühendisliği eğitimi görüyor. Tasavvuf, Metafizik ve gizemli konularla ilgileniyor, araştırmalar yapıyor.

Kutsal Sembollerin İşleyişi: Ezoterik Semboller ve İnisiyatik Öğretim

Semboller, her tarafımızı sarmış durumdalar. Okulda, işte, çevrede, sosyal yaşantımızda, trafikte, kitaplarda… Eskilerin antik sembolizminden şimdiki trafik sembolizmine kadar insanoğlu, var olduğu sürece sembolleri kullanmıştır.

Daha yazının olmadığı dönemlerde insanlar iki şey ile iletişim kurar ve bilgiyi aktarırdı; Ses ve Sembol… Ses, kısa ve net ses öbekleriyken (ah, aaa, vs..) semboller ise basit ama derin çizimlerdi. Daha sonra bu semboller, alfabelere ve alfabelerde yazıya dönüştü. Hala daha insanoğlu her alanda sembolizmin dilini kullanmaktan geri kalmıyor.

 

Sembolleri incelediğimizde elimizde birçok veri bulunur. İlk olarak tılsımsal ve büyüsel semboller vardır; Arapça tılsımlar, batı tarzda talismanlar, Afrika voodoo veveleri, sigiller… Nazara iyi gelenler, kısmet açanlar, defedenler ve çeşitli amaçlarla geçmiş bilgelerin kullandığı tılsımlı semboller. İkinci olarak incelediğimizde sonradan yaratılmış ama işe yarayan semboller görürüz. Bunlar tabiri caizse bilinçaltı ve evren arasında oluşturulmuş birer otoyollardır. Görsel imajinasyonu güçlendirirler. Mesela mandalalar ve kişisel semboller gibi. Ve asıl karşımıza çıkanlar ise ezoterik-okült sembollerdir. En eski zamandan bu zamana kadar gelmiş olan bu semboller bize bazı ezoterik yani gizli sırları anlatırlar. Bazen bu üç sembolizm dili birbirine karışır veya birbirinden türer.

Mesela Horus’un gözü sembolü hemen hemen her kültürde geçer; Meryem’in eli, Fatma Ana’nın Eli, hamsa… Sembol ezoterik açıdan her şeyi görme, kapsama demektir. Sembolün açılım her şeyi gören gözdür. Bu göz enerjiler arasındaki bağlantıyı da temsil eder, bu yüzden gözden çıkan enerjiyi de temsil eder. Bu açıdan Eski Mısır’da bu aynı zamanda şifa anlamına (nazara karşı) gelmekteydi. Zira gözlerden çıkan enerji bir yeri şifalandırmaya yetiyordu. Bunun el sembolü ile birleştirilmesi elin şifa vermesi anlamına geldi. Ve günümüzde nazardan korunmak için önemli bir tılsım oldu. Ezoterik bir anlatım, tılsıma dönüştü ve her kültürde yerini aldı.

Bu örnekte olduğu gibi simgeleri sınıflandırmaya çalışırken net bir sınır çizemeyiz. Yine de kafamızda bazı noktaların netleşmesi açısından ben üç başlık altında incelemek istiyorum; Ezoterik Semboller, Bilinçaltı Kökenli Semboller, Evrensel Semboller. Bu yazıda sadece ezoterik sembollere değinip, bir sonraki sayıda bilinçaltı sembollerinden bahsedeceğiz. Burada hem bilinçaltımızla oluşturduğumuz semboller hem de ortak bilince sinmiş sembollerin mekaniğini araştıracağız. Böylelikle ezoterik sistemin dışında, bilinçaltı ile şekilsel semboller arasındaki bağlantıyı göreceğiz.

Ezoterik Semboller; İnisiyatik Öğretim

Ezoterik semboller aslında bir tür öğretim sistemi için doğmuştur. Eski ezoterik tarihe göre Kozmik Mi döneminde, evrensel sırlar ve bilgiler sembollerin dili ile öğretiliyor, bu da öğretimi kolaylaştırıyordu. Görsel hafıza ile yapılan eğitimin gücünü hepimiz biliriz.  Hala da sembolleri kullanarak sayfalarca açıklamayı tek bir sembolle insanlara aktarabilmekteyiz. Mesela trafik işaretleri bu tür bir eğitimin yansımasıdır. Tek bir levha, görsel hafızayı hareketlendirmekte ve trafik ile ilgili bilgi vermektedir. İşte bu trafik levhaları gibi hem bilginin gelecek nesillere daha kolay anlatılması hem de ezoterik eğitim için semboller kullanılmıştır.

Eski Mu ve Atlantis dönemindeki sembolik eğitimlerin yararlı olduğu kesindir. Zira bu eğitim öğrencinin sadece bir şeyi daha kolay öğrenmesini sağlamıyor, aynı zamanda mantıksal çıkarımla daha fazla şey öğrenilmesi ve kendiliğinden keşfetmesi sağlanıyordu. Örnek olarak eski sembolizmde daireyi alırsak, daire ezoterik olarak güneş ile özdeşleştirilmiştir. Güneşin sembolizmi olan dairenin ezoterik açılımı yapıldığında; İlahi kaynak ortaya çıkar. Dairenin sonu veya başı yoktur. Yuvarlak hali en kusursuz şekillerden biridir. Sonu ve başı olmadığı için sürekli devri-daim yapar. Dairenin içi boştur ama o boşluk istenilen şeyle doldurulabilir, böylelikle dairenin “kapsama” anlamı da vuku bulmuş olur.

Yaratıcı’nın bir başlangıcı veya sonu yoktur, her daim varolmuş olandır, bu yüzden köşeleri ve ucu olmayan herhangi bir sayı ile bağdaştırılamayan (Sonra 0’a dönüşmüştür) daire sembolü ile Yaratıcı’nın kudreti anlatılmıştır. Bu noktada benzetme olarak güneş kullanılmış çünkü güneşte Dünya’ya ışınlarıyla yaşam veren, sonsuz bir enerji kaynağına sahip olan bir yıldızdır. Böylelikle sembolik bir anlatımla öğrencilere Yaratıcı anlatılmıştır. Öğretmen tek bir daire çizdiğinde, dönemin öğrencileri Yaratıcı’nın tüm vasıflarını (Doğmamıştır, doğrulmamıştır, ebedi ve ezelidir, sonsuz bir döngüyü yaratır ve her şey onun içinde vuku bulur.) anlamış oluyorlardı, sonra daire içine çizilen çeşitli şekillerle de bilgi detaylandırılıyordu. Mesela yin-yang sembolünün gelişimiyle Daire içine aydınlık ve karanlık taraflar çizilmiştir. Bu da Yaratıcı’nın yaratımında dualitenin meydana geldiği ama zıtlıkları bütünleri oluşturduğu felsefesini ortaya çıkarmıştır. Bildiğimiz gibi yin ve yang sembolü hakkında bir kitap bile yazılır. İşte bir kitaplık bilgi bir sembol ile aktarılabilmektedir.

Bu Antik Mu ve Atlantis dönemindeki sembolizmin dili, çeşitli kıtalara yayılmış, mağara duvarlarında, piramitlerde, kutsal mabetlerde yerini almıştır. Haliyle O dönemden bize kitaplar ve bilgiler kalmasa da yığınla ezoterik bilgi taşıyan semboller kalmıştır. Eğer bu ezoterik sembolleri daha detaylı incelemek istiyorsanız James Churchward’ın Kayıp Kıta Mu isimli serisini okuyabilirsiniz.

Günümüzdeki öğretim sistemi yeniden bu tür bir bilgeliği kullansaydı, inanıyorum ki, eğitim süreci hem daha kısa hem daha güçlü olacaktı. Antik sembolik eğitim o kadar detaylı bir sistemdi ki, önce temel semboller anlatılırdı; Üçgen, kare, daire vb… (Bunlar aynı zamanda evrensel sembollerdir ve evrenin enerjisel-çok boyutlu sistemini oluşturur). Bu temel semboller üzerine yeni semboller eklenerek eğitim detaylandırılırdı. İç içe iki üçgen (Heksagram), daire içinde kare, kare içinde daire ve benzeri gibi semboller aktarılırdı. Örnek vermek gerekirse “+” sembolünün kolları uzatılıp kıvrılarak gamalı haç dediğimiz sembol üretilmiştir.

“+” sembolü dört enerjiyi tanımlar, bu dört enerji evrenin ve dünyanın akışını sağlar. “+” sembolü sadece dört enerjiyi anlatmak için kullanılırdı, ama swastika (gamalı haç) sembolü oluşturulduğunda bu dört enerjinin sürekli devridaim yaptığını ve bütünü oluşturduğunu anlatır. Swastikayı zihninizde hareketlendirin, en hızlı ana geldiğinde sanki tek bir daire gibi gözükür. Ama aslında dört enerji hiçbir zaman birbirine tam olarak temas etmez, lakin döngü o kadar süreklidir ki, yine de temas olmaksızın bütünü oluşturabilirler. Gamalı haç ve “+” sembolü ile anlatılan 4 enerji, ateş, hava, su ve topraktır. Bu dört unsur evrenin dört zeminini oluşturur. Evrensel açıdan bakarsak ateş yıldızları, hava kara delikleri, su galaksileri, toprak ise gezegenleri anlatır. Dünya açısından bakarsak su denizleri-okyanusları ve yağmurları, ateş magmayı ve güneşin yaşam enerjisini, hava rüzgarları, oksijeni, toprak ise dünyanın zeminini yani toprağı anlatırdı. Bu dört unsur beşinci unsurun üzerinde hareket ederlerdi (Bu da “+” sembolünün tam ortası)  Beşinci unsur ise eter veya ruhtur. Ayrıca gerektiğinde dört temel enerji üçgenlerin çeşitli şekilleriyle ayrı ayrı sembolize edilirdi.

Bu temel geometrik sembolik eğitimin ardından daha girift hayvansal anlatımlar gelirdi; Köpek, baykuş, karga, geyik vb… Bu tür hayvansal semboller aslında doğanın dolayısıyla evrenin sistemini anlatmak için birebirdir. Genelde her bir hayvan bir kişiliksel özelliği veya bir erdemi anlatırdı. Mesela baykuş sembolü bilgeliğin sembolünü anlatmak için kullanılmıştır. Baykuş çizimi ile ilahi bilgelik, gözlemleme ve Spiritüel keşifler anlatılırdı.

Ardından deniz, göl, akarsu, dağ vb.. gibi doğal unsurların sembolizması öğretilirdi. En son olarak istenilen ezoterik sır diyagramlar ile aktarılırdı. Mesela su sembolünün yanına bir baykuş konduğunda, suyun bilgeliği anlatılmak istenirdi. Ama o baykuşun ve su sembolünün derinliği ile detayları öğrenciler tarafından bilinirdi. Veya su, göz ve beden semboller yan yana konduğunda şifa anlaşılırdı çünkü su elementi, bedeni şifalandırma özelliğine de sahiptir. Toprak içine çukur kazıldığında ölüm, üzerine yumurta konduğunda yeniden doğum anlaşılırdı. Çünkü yumurta (kozmik yumurta) evrensel doğumun sembolüydü. Böylelikle çeşitli diyagramlar ve simgelerin birleşimi ile bilgelikler inisiyatik öğretiye girenlere aktarılırdı.

Bu ezoterik öğretim sistemi okültizm içinde çeşitli yerlerde kendini göstermiştir. Mesela simya dalını incelerseniz bir çok okült sembolle karşılaşırsınız. Daha süslü resimler içerisinde sembolizmalar ile inisiyatik bilgi aktarılmıştır.

Günümüzde ise görsel hafıza eğitimleri ile aslında bu sembolizmalara dayalı eğitim yeniden canlanmaktadır. Oldukça gelişmiş olan bu ezoterik sistemle aşamalı olarak en derin bilgiler daha kısa sürede öğrencilere aktarılabilmekteydi. Umarım bir gün bizim de eğitim sistemimiz bu tür bir derinliğe ulaşır ve yıllar süren ezberci sistem yerine, bu tür bir ezoterik sistem yerleşir. Her ne kadar şimdilik gerçekleşmeyecek gibi gözükse de, bu konuda önemli adımlar atıldığını çeşitli eğitim seminerleri ile biliyoruz ve bu konuda eğitim sisteminin güçlenerek evrenselleşeceğine dair umutlarımızı yaşatmaya devam ediyoruz.

2. Bölüm: 

3.Bölüm: 

Yazar: Efe ELMAS

Kaynak: http://indigodergisi.com/72/efe-elmas.htm

Yazar Hakkında:

Efe Elmas, 15 Mayıs 1989, İzmir doğumlu. İzmir, Bornova Anadolu Lisesi mezunu. Manisa’da Celal Bayar Üniversitesi’nde Gıda Mühendisliği eğitimi görüyor. Tasavvuf, Metafizik ve gizemli konularla ilgileniyor, araştırmalar yapıyor.

Bu Dünyanın Dışında Bir Yer: Sokotra (Socotra) Adası


Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 4 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 7 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 8 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 10 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 11 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 13 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 14 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 15 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 16 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 17 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 18 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 19 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 20 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 21 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 22 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 23 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

Warning: DOMDocument::loadHTML() [domdocument.loadhtml]: ID parImage already defined in Entity, line: 24 in /nfs/c03/h01/mnt/81712/domains/korhanafsar.com/html/wp-content/plugins/link-icons/link-icons-functions.php on line 9

 Yemen-de bulunan Socotra Adası farklı bitki örtüsüyle sizi gariplikler diyarına davet ediyor.

Yemen’de bulunan Socotra Adası farklı bitki örtüsüyle sizi gariplikler diyarına davet ediyor.

Yedi milyon yıl önce Afrika kıtasından kopup, ada haline geldiği tahmin edilen Socotra, dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyen 200`den fazla hayvan ve bitki türüne ev sahipliği yapıyor. Adanın en dikkat çekici özelliği yukardan bakıldığında mantara, yakından bakıldığında ise uzay gemisine benzeyen ağaçları ve fil bacağı şeklindeki çöl gülleri.

 Yedi milyon yıl önce Afrika kıtasından kopup, ada haline geldiği tahmin edilen Socotra, dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyen 200`den fazla hayvan ve bitki türüne ev sahipliği yapıyor. Adanın en dikkat çekici özelliği yukardan bakıldığında mantara, yakından bakıldığında ise uzay gemisine benzeyen ağaçları ve fil bacağı şeklindeki çöl gülleri.

Hint okyanusunda bulunan adaya en yakın yer 250 kilometre mesafedeki Somali. Ancak iki yer arasında en ufak bir benzerlik yok.

Adaların sembolik bitkisi ise şemsiye görünümündeki “ejderin kanı ağacı”. Ağacın kırmızı özsuyu eski çağlardan bu yana boya maddesi olarak kullanılıyor. Birçok izole ada sisteminde olduğu gibi, yarasalar Socotra’nın da vazgeçilmez canlılarından.

 Hint okyanusunda bulunan adaya en yakın yer 250 kilometre mesafedeki Somali. Ancak iki yer arasında en ufak bir benzerlik yok.

Adaların sembolik bitkisi ise şemsiye görünümündeki "ejderin kanı ağacı". Ağacın kırmızı özsuyu eski çağlardan bu yana boya maddesi olarak kullanılıyor. Birçok izole ada sisteminde olduğu gibi, yarasalar Socotra-nın da vazgeçilmez canlılarından.

Socotra’daki insanların neredeyse hepsi ana adadaki Hadiboh şehrinde ikamet ediyor.

Socotra-daki insanların neredeyse hepsi ana adadaki Hadiboh şehrinde ikamet ediyor.

 Adı Sanskrit dilinde mutluluk adası anlamına gelen ada tam da adının çağrıştırdığı gibi çok sakin bir yer. 2004 yılına kadar asfalt yolu bile olmayan adada sadece 40 bin kişi yaşıyor

Adı Sanskrit dilinde mutluluk adası anlamına gelen ada tam da adının çağrıştırdığı gibi çok sakin bir yer. 2004 yılına kadar asfalt yolu bile olmayan adada sadece 40 bin kişi yaşıyor. 1967′de Mahra Sultanlığı kaldırıldıktan sonra Socotra, Yemen Halk Demokratik Cumhuriyeti’ne bağlanmış. Her yıl turist akınına uğruyor.

1967-de Mahra Sultanlığı kaldırıldıktan sonra Socotra, Yemen Halk Demokratik Cumhuriyeti-ne bağlanmış. Her yıl turist akınına uğruyor.

Yeryüzünün gizemli adası

Yeryüzünün gizemli adası

Yeryüzünün gizemli adası

Yeryüzünün gizemli adası

Yeryüzünün gizemli adası

Yeryüzünün gizemli adası

Yeryüzünün gizemli adası

Yeryüzünün gizemli adası

Yeryüzünün gizemli adası

Yeryüzünün gizemli adası

Yeryüzünün gizemli adası

http://www.milliyet.com.tr

_______________ o00 ______________

tr.wikipedia.org’ da Sokotra Maddesi:

Sokotra

Sokotra (Arapça سقطرى ;) dört adadan ve Arap Yarımadası’nın 350 km kadar güneyinde Hint Okyanusu’ndaki adacıklardan oluşur. Yemen’deki Adan Valiliği’nin bir parçasıdır.

Sokotra Dünya’nın kıtasal kökenli bölgeleri içerisinde en izole durumdaki yerlerinden bir tanesidir (ör. volkanik kökenliler değil). Takımadalar büyük ihtimalle Afrika’dan fay kırılması ile Orta Pliyosen devrinde ayrılmıştır, aynı çatlak olayı kuzeybatısındaki Aden Körfezi’nin açılmasını sağlamıştır.

Takımada ana ada Sokotra (3625 km² veya 1400 mi²) ve “Erkek Kardeşler” olarak bilinen üç küçük adadan; Abd Al Kuri, Samha, Darsa — ve diğer insan yaşamayan kaya çıkıntılarından oluşur.

Ana ada üç coğrafi araziye sahiptir: dar sahil düzlüğü, karstik mağaraların içine işlemiş bir kireçtaşı yaylası ve Haghier Dağları. Dağlar 1525 metre (5000 fit) yüksekliğindedir.

İklim genellikle tropikal çöl iklimidir; az, mevsimsel (kış) ve iç yüksek kısımlarda daha çok olmak üzere yağmur yağışı olur. Muson sezonu sert rüzgarlar ve yüksek denizleri getirir.

Bitki örtüsü ve fauna

Sokotra takımadasının uzun coğrafi izolasyonu, şiddetli sıcağı ve kuraklığı birleşerek benzersiz ve harikulade endemik bitki örtüsünü yaratmıştır. Araştırmalar Sokotra’da bulunan 800 veya daha fazla bitki türünün üçte birinden daha fazlasının Sokotra dışında bulunmadığını göstermiştir. Takımada biyoçeşitlilik ve muhtemel ekoturizm merkezi olması açısından evsensel öneme sahiptir.

Sokotra’nın en göze çarpan bitkilerinden bir tanesi, garip görünüşlü ve şemsiye şekilli bir ağaç olan ejderin kanı ağacıdır (Dracaena cinnabari). Kırmızı özsuyu eskilerin ejderin kanı olarak adlandırdığı, ilaç ve boya olarak kullandıkları bir maddedir. Diğer sıradışı bitki ise Dorstenia gigasbitkisidir.

Ada grubu ayrıca zengin bir kuş faunasına sahiptir, bunların içinde birkaç endemik kuş türü bulunmaktadır, Sokotra Sığırcığı Onychognathus frater, Sokotra Güneşkuşu Chalcomitra balfouri, Sokotra Serçesi Passer insularis ve Sokotra Altın-kanatlı İspinozu Rhynchostruthus socotranus.

Birçok izole ada sisteminde olduğu gibi, yarasalar Sokotra’nın tek yerli memelileridir. Tersine, Sokotra çevresinde deniz biyoçeşitliliği zengindir, çok yaygın biyoçeşitliliğe sahip bölgelerden türemiş türlerin karışımından oluşur: batı Hint Okyanusu, Kızıl Deniz, Arabistan, Doğu Afrika ve geniş Hint-Pasifik.

İnsanlar ve ekonomi

Sokotra’daki insanların neredeyse hepsi ana adada yaşamaktadır. En önemli şehir Hadiboh’dur (2004 tahmini nüfusu 43.000). Abd Al Kuri’nin ve Samha’nın birkaç yüz kişiden oluşan nüfusu vardır, Darsa’da ise insan yaşamamaktadır.

Geleneksel olarak, takımada Muson rüzgarları nedeniyle Haziran ile Eylül ayları arasından ulaşılmazdır. Temmuz 1999′da yeni bir hava alanı açılmıştır. Çoğu Sokotralı hâlâ elektriksiz, akan su olmadan veya asfaltsız yollar ile yaşamaktadır.

Sokotra’da sadece Semitik Sokotri dili konuşulur, dil Mehri dili gibi Arap anakarasında konuşulan diğer Modern Güney Arabistan dilleri ile ilişkilidir.

Adanın başlıca ürünleri, hurma, hint hayvansal yağı, tütün ve balıktır. Ayrıca, sığır ve keçi yetiştirilmektedir.

1990′ların sonunda Birleşmiş Milletler Geliştirme Programı Sokotra adasını yakından incelemek için başlatılmıştır.

Tarih

Sokotra M.S. 1. yüzyıl Yunan gemici yardımcısı Eritre Denizi’nin Periplus’una ait notlarda Dioskouridou (“Dioscurides’in”) olarak geçmektedir. Periplus ait notların çevirisinde, G.W.B. HuntingfordSokotra isminin kökeninin Yunanca olmadığını fakat Sanskritçe dvipa sukhadhara (“mutluluk adası”) kelimesinden türediğine dikkat çekmektedir.

Yerel bir geleneğe göre, adanın yerlileri Thomas tarafından M.S. 52′de Hristiyanlığa çevrilmişlerdir. 10. yüzyıl Arap coğrafyacısı Abu Mohammed Al-Hassan Al-Hamdani kendi zamanında ada sakinlerinin çoğunun Hristiyan olduğunu belirtmiştir. 1507′de Portekiz adadaki Hristiyanları Arap İslami yönetimden kurtararak özgürleştirme nedenini göstererek işgalci kuvveti başkent Suk’a yerleştirmiştir. Ancak bekledikleri kadar hoş karşılanmamışlardır ve dört yıl sonra adayı terk etmişlerdir.

Adalar 1511′de Mahra sultanlarının kontrolüne geçmiştir. 1700′lerin sonunda Sokotra kısa bir süre için Avusturya İmparatorluğu’nun bir parçası olmuştur. Daha sorna 1886′de Kiş ve Sokotra Mahra Eyaleti’nin geri kalanıyla beraber Britanya hamiliğine girmiştir. Britanyalılar için önemli stratejik bir yerdi. P&O gemisi 1897′de ‘Aden’ Sokotra yakınındaki bir kayalığa çarptıktan sonra batmıştır ve 78 kişi ölmüştür.

1967′de Mahra sultanlığı kaldırılmıştır. Bağımsızlığının ardından, Sokotra Güney Yemen Halk Cumhuriyeti’nin (daha sonra Yemen Halk Demokratik Cumhuriyeti olmuştur) bir parçası olmuştur. Bugün şu an Yemen olarak bilinen yerin içindedir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Sokotra

_______________ o00 ______________

source.wikipedia

evrenveinsan

Mekan da Zaman Gibi Bir Algı mı?

http://news.stanford.edu/news/2007/april18/gifs/aps_timespace.jpg

Einstein, teorisini ortaya atarken, ışık hızının evrensel bir sabit olduğunu bir gerçek olarak kabul etti. Ne kadar hızlı giderseniz gidin, ışık hızı her zaman sabitti ve %99 ışık hızına yakın bir hızla gitseniz bile ışık sizden saniyede 186,282 mil (299,791 km) hızlı gidiyor olacaktı. Bu hıza ulaşmak imkansızdı. Einstein’ın hesaplamalarına göre, gözlemcinin hızı arttığında zaman yavaşlamakta ve mekan (hareketin yönüne göre) büzülmekteydi. Işık hızına göre değişim gösteren bu kavramlar, kişiye göre farklılık göstererek mutlak olmadıklarını kanıtlamışlardı.

Peter Russell, bu durumu şu şekilde tanımlar:

… Siz ne kadar hızlı hareket ederseniz edin, her zaman ışığın hızını saniyede 186,282 mil olarak ölçeceksiniz – tıpkı Michealson ve Morley’in bulduğu gibi. Hatta saniyede 186,281 mil hızla gidiyor olsanız da, ışık sadece saniyede 1 mil hızla sizi geçmiş olmayacak, hala 186,282 mil hızla gidiyor olacak. Işığın hızına küçük bir miktar dahi yetişememiş olacaksınız.

Bu tamamen sağduyuya aykırıdır. Ama bu örnekte, burada yanlış olan sağduyudur. Bizim zihinsel gerçeklik modellerimiz, hızları, ışık hızından çok daha düşük olan günlük deneyimlerimizden oluşmaktadır. Işık hızına yakın bir hızda, gerçeklik oldukça farklıdır.

Gözlemcinin hızı artarken, zaman yavaşlamakta, mekan da hareketin yönüne göre büzülmektedir. Einstein, uzay ve zaman olarak kabul ettiğimiz şeylerin zaman-mekan bütününün bir parçası olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla zaman ve mekan, doğrudan algıya bağlı olarak yaratılmaktadır.

Einstein, uzay ve zaman olarak kabul ettiğimiz şeylerin zaman-mekan bütününün bir parçası olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla zaman ve mekan, doğrudan algıya bağlı olarak yaratılmaktadır. Böylece, göreceli yaşanan bir dünyanın parçası haline gelirler. Dünyanın zihindeki görüntüsünü oluşturabilmek için zaman ve mekan algısı gereklidir. Ama bunların asıl gerçekliği ifade ettiğini iddia ettiğimizde yanılırız. Çünkü dışarıdaki gerçek mekan kavramı ile hiçbir zaman muhatap olmayız.

Fred Alan Wolf, bunu şu şekilde açıklar:

Einstein’in genel rölativite kuramına göre, madde zaman ve mekandan bağımsız olamaz. Eğer bunlardan herhangi biri – madde, mekan veya zaman – eksikse, tümü eksiktir. Maddenin var olması için mekanın varlığı gereklidir, zamanın varlığı için maddenin varlığı gereklidir ve mekanın varlığı için de zamanın varlığı gereklidir. Bunların tümü birbirine bağımlıdır.

O halde, eğer zaman, pek çok filozofun iddia ettikleri gibi sadece bir hayal, bir illüzyon ise, bu durumda madde ve mekan da aynı şekilde hayaldir. Kuantum fiziğinin Kopenhag yorumuna göre, maddeyi izleyen olmadığı sürece madde var olamaz. (Vurgu orijinaline aittir)

Maddenin yalnızca duyu organlarımız aracılığıyla algılanabilir olması, yani gölge bir varlık olması, yine maddesel bir varlığı olan mekan kavramını da ortadan kaldırmaktadır. Mekanı biz dışarıda olarak algılarız, oysa geçmişte var olan bir yeri hayal ettiğimiz zaman mekan tümüyle beynimizin içindedir. Aslında dışarıda olduğunu farz ettiğimiz bir yere bakarken de, bunu düşünürken de mekan kavramı yalnızca beynin içinde oluşmaktadır. Karşımızda durduğunu farz ettiğimiz oda, beynimizde oluşan bir illüzyon, bir hayaldir.

Peter Russell, bu algı biçimini şu şekilde özetlemektedir:

Einstein’in çalışmaları aynı zamanda zaman ve mekanın mutlak olmadığını gösterdi. Bunlar, izleyicinin hareketine göre değişim gösterirler. Eğer siz, bana göre daha hızlı yürürseniz ve ikimiz de iki olay arasındaki mesafeyi ve zamanı ölçersek, – örneğin caddenin bir başından diğer başına doğru ilerleyen bir arabayı – siz aracı, benim gözlemlediğimden daha az mesafede ve daha az zamanda ilerliyor olarak gözlemlersiniz. Tam tersine, sizin bakış açınıza göre eğer ben sizden daha hızlı yürürsem, sizin referans aralığınıza göre, ben sizden daha az mekan ve zaman gözlemlerim. Garip değil mi? Evet. Bizim anlayabilmemiz neredeyse imkansız. Ama sayısız deney bunun gerçek olduğunu gösterdi. Yanlış olan, bizim genel zaman ve mekan kavramlarımız. Yine, bunlar da zihnimizde meydana geliyor ve dışarıda olanların mükemmel bir modelini oluşturmuyorlar.

Einstein, bu açıklamalarının sonrasında daha da ileri giderek maddenin bir enerji şekli olarak var olduğunu gösterdi. Bunun matematiksel formülü ise, ünlü E=mc2 eşitlemesi oldu.Kütlesi olan varlık, yalnızca bir enerji şekli olarak belirmekteydi. Peter Russell konuyla ilgili olarak şu açıklamaları yapmıştır:

Kütle fikri bile tartışmalıdır. Genel görecelik teorisine göre, Einstein kütlenin ve hızın ayırt edilemez olduğunu gösterdi. Asansörün içindeki bir insan, asansörün hızı aşağı doğru artınca, kendisini daha hafif hisseder. Durmak üzere hız kestiğinde ise daha ağır hisseder. Bu bir illüzyon değildir, tartılar bile ağırlığınızın değiştiğini gösterecektir. Bizim kütle olarak tecrübe ettiğimiz şey ayağımızın altındaki yerin meydana getirdiği basınçtır… Einstein’a göre, bizler sürekli olarak yavaşlamaktayız ve bunu kütle olarak hissederiz. Yörüngedeki bir astronot, uzay mekiğinin camına çarpıp da geçici bir yavaşlama yaşamadıkça, kütleyi hissetmez.

www.forum.secretofuniverse.com

Kuantum Fiziği ve Kuantum Düşünce

http://www.indigodergisi.com/52/kuantum_fizigi_dusunce_uzay_dunya_demokritos_einstein_bohr_planck_05.jpg

Geçmişten geleceğe doğru akan Kuant parçacıklarıyla (bizim evrenimiz), gelecekten geçmişe akan (soyut evren) Takyon parça-bütünselliği arasında, sıfıra yakın bir Planck (*) zaman ölçüsü içerisinde Bir var olan bir Yok olan evren içerisinde varoluşumuzu gerçekleştiriyoruz.  Bu var oluş ve yok oluş’un merkezinde, AN ölçüsünde yaşayan insanlar, Bütün Evren ve Bütün Zeka kavramını anlayarak Bütün Düşünerek hareket edebilecekler mi?

 

Canlı varlıkların organize durumu, düzenli bir yapı oluşturur. Yani yaşam içerisinde bir ahenk, bir düzen vardır. Bilim adamları buna Entropi’nin  azalması diyorlar. Entropi(*): düzensizliğin ölçüsü anlamındadır. Entropi düşük ise düzenli bir yapının varlığını gösterir. Entropi Kanunu(düzensizlik kanunu) evrendeki düzeni ortaya koyan en büyük delillerden biridir. Yaklaşık onbeş milyar yıldan beri varlığını sürdüren evrenin şu anki entropisi hesaplara göre şaşırtıcı derecede düşüktür. Bu bize evrende bir düzenin olduğunu gösterir ki evrenin ilk başlangıcının çok düzenli olarak başladığını ortaya koyar. İlginç olan başka bir durum ise, evrendeki sistemin herhangi bir kısmında bir entropi artışı olursa (düzensizlik artarsa) başka bir kısmında entropi azalır (yani düzen artar). Fakat bu artış ve azalmalar geçicidir ve ne kadar büyük olursa düzelme de o kadar çabuk gerçekleşir.

Evrenin başlangıcının aşırı derecede düzenli oluşu, özel bir durum ve simetri ya da ekonomi ilkesine tabi olarak var olduğunu ortaya koyuyor. Sonuç olarak evrende Bütünsel bir zeka var ve evren birbirini tamamlayan ahengi ile bütünsel yaşam organizasyonu.

ilerleyen satırlarda bahsettiğim çok ilginç bir konu var. Ve elimden geldiğince açıklayıcı ve anlaşılır bir dille anlatmaya çalışacağım: Takyon(*)lar, evrenin düzenini sağlayan parça-bütünsellikler. Onların görevi bilgiyi arttırmak, düzeni sağlamak. Kuantların düzensizliğinin aksine, onların bütünselliği düzeni sağlar. Kendi enerjilerini ve ısılarını kendileri yaratırlar. Ve bizim evrenimizde en yüksek hız olan ışık hızından milyonlarca kez hızlıdırlar. Bizim evrenimizde enerji küçülerek kesirler halinde sıfıra yakın bir durumda biter, oysa takyonlarda bu tam tersidir. Onların enerjileri ise katlanarak sonsuza kadar büyümektedir.

Takyonların varlığı, evrenimizi tanımada büyük rol oynadı. Aynı zamanda 5. Boyut olarak düşünce/bilinç/ruh/melek olarak adlandırılan varlıkların boyutu olduğunu da bilimsel olarak açıklanabilir hale getirdi.

Yazar: Kevser YALÇIN

Kaynak: http://www.indigodergisi.com/52/ky001.htm

Hologram Evren

http://www.okyanusum.com/imgs/dark_energy4.jpg

EVRENİN BİR HOLOGRAM OLDUĞUNA DAİR STEPHEN HAWKING İLE YAPILAN TARTIŞMA

String teorisini savunanlar, daha fazla boyut ekleyerek daha seçkin bir evren tanımı yapabileceklerine inanıyorlar. Bazı teorisyenler ise, bir eksit boyut ile evreni gözlemlemenin yolunu bulduklarını düşünüyorlar.

Bu çalışma kara deliklerin yapısı konusunda Stephen Hawking ile çok büyük bir tartışmaya yol açtı. Tartışma, olay ufkunun hologram olarak davrandığı farkedildiğinde sona erdi; ki bu hologramda içine çekilen materyalin bilgisi bulunmaktaydı. (OLAY UFKU: Işık ve maddenin artık kaçamadığı bölgeyi sınırlayan kuşağa “olay ufku” adı verilir. Olay ufku, herhangi bir fiziksel incelemede bulunamadığımız bir uzay parçasıdır.)

 

Aynı matematik yoluyla, evrendeki herhangi bir nokta tanımlanabilir. Bu da demektir ki, tüm evrenin içeriği dev bir hologram olarak gözlemlenebilir. Kendisini kuşatan iki boyutlu herhangi bir şeklin yüzeyinde yeralan bir hologramdır bu.

Bu yaz düzenlenen Dünya Bilim Festivali’ndeki panelin esas konusu buydu. Festivalde, bu fikrin nasıl oluştuğu, bir bütün olarak evrene nasıl uygulanabileceği ve gelişimde nasıl rol oynadıkları anlatılmaktadır.

Stephen Hawking, karadelik içindeyken maddeye ne olduğunu anlatmaya başladığında tartışmaları da başlatmış oldu. Hawking şunları iddia etti: Kuantum mekaniğine göre, kara deliğe giren bir parçacıcığın kuantum durum bilgisi de kendisiyle beraber kara deliğe girer. Bu durum, kara deliğin Hawking radyasyonu denilen radyasyonla kaynamaya başlayıp olay ufkunun dışarısında ayrı bir parçacık yaratırken, içerisindekini yok etmesine kadar bir problem teşkil etmez. Bu süreç, kara delikten kaçabilen parçacığın, deliğin içinde kalan parçacığın kuantum durumuyla bağlantısı olmadığını göstermektedir. Sonuç olarak, bilgi yok olmaktadır. İşte panelde tartışmaya yol açan konu da budur.

Kuantum mekaniği söz konusu olduğunda, durum bilgisi asla yok olmaz. Bu sadece bir gözlem de değildir. Panelin katılımcılarından Leonard Susskind’e göre bilginin yok olması paradoks oluşturmaktadır. Çok küçük görünmesine rağmen, yavaş yavaş yayılacak ve sonunda da bildiğimizi
sandığımız herşeyde tutarsızlıklar oluşmasına neden olacaktır. Susskind, bilgi kaybolursa, fizik hakkında bildiğimiz herşeyin altüst olacağını söylüyor.

Ama malesef Hawking’de tam olarak bunu iddia etmektedir. Nobel ödüllü Gerard’t Hooft “Hawking, kuantum teorisini, teorinin kendisiyle hiç uyuşmayan bir sonuç elde etmek için kullandı. Yine de bu çok kötü birşey değil. Bir paradoks yarattı ve paradokslar fizikçileri çok mutlu eder” dedi.

Susskind ” Söylediklerinde neyin yanlış olduğunu anlamak ve bunu Hawking’in de anlamasını sağlamak çok zordu” dedi.

Tartışmalar gittikçe büyüdü. Paneldeki bir diğer fizikçi Herman Verlinde, tartışılanlar hakkında Hawking’in bir görüşü olduğu anlaşıldığında ortamın sessizleştiğini ve Hawking bir görüşe “saçma” dediyse, bunun o kişinin tartışmayı kaybettiği anlamına geldiğini söyledi.

t Hooft, anlaşmazlığın nasıl çözüldüğünü açıkladı. Kara deliğin içine çekilen bilginin ne kadar olduğunu hesaplamak mümkündür. Bunu bulduktan sonra, toplam miktar, bilginin muhafaza edildiği yer olduğu söylenen olay ufkunun yüzey alanı ile ilişkilendirilebilinir.  Fakat olay ufku iki boyutlu bir yüzey olduğu için, bilgi normal madde içinde depolanamaz; bunun yerine olay ufku, içinden
madde geçerken bilgiyi tutan bir hologram yaratır. Bu madde Hawking radyasyonu olarak geri çıkarken, bilgi yeniden depolanır.

Susskind bunun ne kadar mantıksız olduğunu anlattı. Bildiğimiz hologramlar, ancak içinden ışık geçtiği anda yorum yapabileceğimiz bilgi haline dönüşen girişim desenlerini içlerinde barındırırlar. Mikro seviyede, ilgili bilgi parçacıkları çok uzaklara dağılabilirler ve hangi parçacıkta neyin kodlandığını anlamak imkansızdır.
Olay ufkuna gelince de, bu parçacıklar son derece küçüktür. Plank ölçeğinde büyüklükleri 1.6 x 10-35  metredir. ‘t Hooft ” bu parçalar o kadar küçüktür ki, makul bir hacim içerisinde şaşırtıcı miktarda bilgi muhafaza edebilirsiniz.- O kadar ki, bir kara deliğin içine çekilen tüm bilgiyi tanımlayabilirsiniz-”dedi.
Susskind: ” Bunun bedeli de, bilginin “içinden çıkılmaz şekilde ” bozulmasıdır.” dedi.

KARA DELİKTEN EVRENE

Berkeley’den Raphael Bousso, tüm bu fikirlerin yayılarak evreni bir bütün olarak nasıl kuşattıklarını anlattı. Karadelik ve olay ufkundan kurtulabilirseniz, bir yüzeyin muhafaza edebileceği bilgi miktarını tanımlayan matematik aynı şekilde işleyebilir.( Bu çok da şaşırtıcı değildir. Evrenin çoğu, bir kara deliğin içinden çok daha az yoğunluktadır.) Bu evrende, uzayda bir yer kaplayan herhangi bir yüzey, o alanın içerdiklerini
tanımlayabilme kapasitesine sahiptir. Matematik o kadar iyi işlemektedir ki, bu tıpkı bir “tuzak” gibi görünmektedir. En azından ona göre.

Verlinde, evren skalasında nesnelerin hacimleriyle ölçeklendirildiğinin altını çizdi. Dolayısıyla nesnelerin hacimlerinin tanımını, yüzey alanı ölçeklendirmesiyle yapmak son derece mantıksızdır. Verlinde, pek çok kişinin bu fikri kabullenememesinin nedenlerinden birinin bu mantıksızlık olduğunu düşünüyor.

En temel fikir ele alındığında, – Evrenin hologram kullanılarak tanımlanabiliyor olması- panel oldukça tekdüze geçmişti. Susskind bu konuda bir anlaşma sağlandığını düşünüyordu. Ama temel prensiplerin dışına çıktığınızda, herkes kendi fikrini öne sürüyordu ve bu panel boyunca böyle devam etti. Örneğin Bousso, holografik ilkenin “kuantum yerçekiminin bileti” olduğunu düşünüyordu.
Nesneler aynı şekilde yerçekimi yoluyla etkileşim halindedirler ve holografik ilke bunun nedeni hakkında açıklamalar sunabilir“  dedi. (Bunun nasıl olduğu hakkında fikri vardıysa bile herhangi bir açıklama da bulunmadı.) Verlinde de aynı fikirde gibi görünüyordu. Plank ölçeğine yakın nesnelerde, yerçekimi ortaya çıkmaktaydı.

Fakat ‘t Hooft holografik ilkenin, yerçekiminin kuantum yapısından çok daha fazlasını çözmesini umut ediyordu. Ona göre, kuantum mekaniğinin altında çok önemli birşeyler yatmaktaydı. Holografik ilke bir bilmecenin parçasıydı. Çünkü bozulmalar 3 boyutta gerçekleşirken; iki boyutlu bozuma uğramış bir resme yayılmaktaydı ve bu arada da evrenin ışık hızı limitine de uymaktaydı. Bu durum ona göre çok
önemli bir şeylerin göstergesiydi ve Hooft bunun kuantum mekaniklerinin olasılık dünyasına göre değilde, biraz daha sebep-sonuç ilkelerine göre oluştuğunu görmeyi diliyordu. Plank ölçeğine yakın bir yerlerde, rastgele olmayan bir dünya umut ediyordu. Paneldeki hiçkimse bu beklentiden heyecan duymadı.

Tartışmada, String Teorisiyle ilgili problemli konulardan birinin ele alınmaması büyük bir eksiklikti: Matematik çok iyi işleyebilir ve dünyaya daha pratik bir açıdan bakmayı sağlayabilir ama gerçek- fiziksel evrende herhangi bir şeyle bağlantılı mıdır? Hiç kimse bu soruyu ele almaya kalkışmadı. Yine de panel, özel bir durumu ele alarak -maddenin kara delikte kayboluşunu- başlangıç olarak evrene farklı bir açıdan bakmayı sağladı. Daha sonrasında ise Stephen Hawking  yanlış bir fikir üzere olduğu konusunda ikna edildi.

Çeviren: Sıdıka Özemre
Kaynak : http://arstechnica.com/science/news/2011/07/how-an-
argument -with-hawking-suggested-the-universe-is-a-hologram.ars

http://www.okyanusum.com/hologram_evren.html

 

evrenveinsan.wordpress.com

Mevlana’nın Paranormal Özellikleri

http://www.mevlananinaski.com/wp-content/uploads/2010/12/mevlana.jpg

İslam mistisizminin önemli isimlerinden Mevlâna bütün büyük sufiler gibi parapisişik yetenekler sergilemiş ve yaşamı boyunca ortaya çıkan doğaüstü olaylara çevresindekiler tanıklık etmiştir.
Sufi ekollerinde bu, öğretinin bir parçasıdır. Gerek medidatif çalışmalar, gerek konsantrasyon çalışmaları ile belli bir süre sonra kendiliğinden ortaya çıkan tezahürlerdir bunlar. Özellikle zikir çalışmaları bu tür yeteneklerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Mürşitlerin göstermiş olduğu bu paranormal fenomenler sufi öğretisinin bir parçası konumundadır. Burada amaç gösteri yapmak ya da insanları mucizeler göstererek etki altına almak değildir, öğretinin doğal akışı içinde gerçekleşen unsurlardır bunlar.
Ancak bu tezahürler sadece mürşitler değil müritlerde de ortaya çıkabilmekteydi. Bunların inisiyatik eğitimin doğal bir sonucu olduğunu bir sufi hikayesi çok güzel aktarır:

Bir mürşit öğrencisine o gece zikir çalışmasında ne yapacağını açıklar ve arkasını dönüp karşı kıyıya geçmek için nehrin üstünde yürümeye başlar. O anda öğrenci hocasının söylediği bir sözü tam anlayamadığını fark eder. Suyun üstünde yürümekte olan mürşidinin peşinden koşarak yanma gider ve mürşidine kendisine vermiş olduğu zikir çalışmasıyla ilgili bir şey sorar.

Hoca dönüp baktığında öğrencisinin de kendisi gibi su üstünde durduğunu görür ve şöyle der:
Git nasıl istiyorsan zikrim öyle yap! Tüm temiz gönüllerde gizli mucize ve kerametler gerçekleşebilir demektedir Mevlâna.Gizli olan mucize ve kerametler, temiz pirlerden gönüllere akseder.

Mesnevi c.VI, 1300 Vahdet küpünden bir kadeh şarap iç, mest ol; bu kerametlerim, hep vahdet şarabındandır!”
Divân-ı Kebir c. IV, 2111
 Allah velilerinin eriştikleri yakınlıkta yüzlerce keramet, yüzlerce iş güç var.

Meselâ demir, Davud’un elinde mum oluyor… halbuki senin elinde mum, demir kesiliyor! Yaratma ve rızık verme yakınlığında herkes müsavidir, bu sıfatlar herkeste var. Fakat bu ulular, Allah aşkının vahyi yakınlığına sahip olurlar. Babacığım, yakınlık da çeşit, çeşittir. Güneş dağa da vurur, altına da! Fakat güneşin altına bir yakınlığı var ki söğüdün bundan haberi bile yok! Kuru dal da güneşe yakındır, yaş dal da. Güneş hiç ikisinden de gizlenir mi ki? Fakat yaş taze dalın yakınlığı nerede? O daldan olgun meyveler devşirmede, olgun meyveler yemedesin. Fakat bir de bak, kuru dal, güneşe yakınlığından kuruluktan başka ne bulabilir? Mesnevi c. III. 700-705Gönül gözünü açabilen içinden dışarı doğru taşabilenler için mucize yoktur. O bize mucize görünür. Yaşanan bu mucizevi hâller su üstüne çıkan parapsişik yeteneklerdir.

Güneş her zerreye eşit olarak yansır. Ancak kendi özünde liyakatli olanlar güneş ışığından yararlanır, diğerleri kavrulur işe yaramaz. Sadece sebeplenir. Yakınlık ile, enerjilerin arz âlemine indirilmesi ile mucizeler gerçekleşir.
Güneş ile yakınlık kurabilen ağaç, güneşin nimetini, olgun meyveler olarak açığa çıkarır. Yaklaşan ve secde eden insan için, bâtındaki enerjinin akışı ile, insan-ı kamil açığa çıkar. Açığa çıkan, mucize ancak ve ancak yaklaşanlar ve yakınlaşanlar içindir, yani gönülleri, kalpleri, akılları ve sözleri bir olanlar, birleştirenler ve açığa çıkaranlar, güçlü hatırlayanlar içindir.
Bizim için mucize olarak değerlendirilen bu fenomenleri fizik, kimya gibi pozitif bilimler açıklamakta yetersiz kalmakta, bu yüzden de görmezden gelmektedir.

Bu fenomenler kendini tanıma yolunda aşama aşama ilerleyen müritler için önemli ruhsal tezahürlerdir.Gerek müritlerinde gerekse de Mevlâna’nın kendisinde bu tür ruhsal tezahürlerin olduğu tutulan kayıtlarda görülmektedir. Eflakimin Ariflerin Menkıbelerimde ve Sevakıb-ı Menakıb’ta yer alan fenomenlerin içinden seçtiklerimizi sizlerle paylaşıyoruz.
Telekinezi, levitasyon, apor, dedublüman, mateyalizasyon-demateryalizasyon, durugörü, görücü medyomluk şifacılık, telepati bunlar arasında en fazla görülen tezahürlerdir.

Telekinezi

Grekçe tele (uzak) ve kinesis (hareket) kelimelerinden türetilmiştir. Fiziksel medyomlar herhangi bir temas olmaksızın ya da bir araç kullanmadan eşyaları hareket ettirebilirler. Telekinezi gücü diğer paranormal yetenekler gibi her insanda mevcut olup çalışmayla da ortaya çıkartılabilir.
Mevlâna’nın hayatında da mucize olarak değerlendirilmiş sayısız telekinezi örnekleri mevcuttur.

Medresenin kapısı kendiliğinden açılıyor…

Babasının ölümünden sonra Mevlâna öğrenim için babasının müritlerinden birkaçıyla Şam’a gider. Bir süre Halep’teki Halaviye Medresesi’ne yerleşirler.
Medresede öğretmenlik yapan Halep Beylerbeyi Kemaleddin bin al Adim Mevlâna’ya özel bir ilgi gösterir. Medrese kapıcısı her akşam odasından Mevlâna’nın çıkıp kaybolduğunu söyler. Öğretmenlerinin ilgisini kıskanan öğrenciler bu sözleri Beylerbeyi’ne yetiştirirler.
Bunun üzerine Kemaleddin bin al Adim de bir gece kapıcı odasına saklanarak Mevlâna’yı gözetler. Gece yarısı Mevlâna odasından çıkar. Medresenin kapısının önüne gelince kapı kendiliğinden açılır. Mevlâna’yı takip eden Kemaleddin, şehir kapısının önüne gelince de aynı şekilde kapının kendiliğinden açıldığını görür.
İleride açıklayacağımız apor olayının da beraberinde görüldüğü bir diğer telekinezi olayı da şöyledir:

Meclistekiler korkularından feryat ettiler…

Mu’înüddin Pervane, bir gece Meviâna’nın sevgisine toplantı düzenleyip, şehrin büyüklerinin hepsi orada toplandılar. Her gelen önüne bir büyük mum yaktı. Sonunda Mevlâna gelerek dostlarına “Önümüze bir küçücük mum koyun!” dedi. Halk toplandığında Mevlâna’nın önünde olan mumun küçüklüğüne şaşırdılar. Mevlâna: “Bu bizim küçücük, hakirce mumumuz, sizin büyük mumlarınızın canıdır. Eğer kabul eylemezseniz bakın!” diyerek “Uf!” deyip kendi mumlarını söndürdü. Meclistekiler korkularından feryat ettiler. Mevlâna tekrar “Uf!” dedi ve mumlar aydınlandı. Sabaha kadar sema ettiler. Sabah tüm mumlar yanıp bitmiş, Mevlâna’nın küçücük mumunun ise ilk hâlinde olduğunu gördüler.

Ok atmak isteyenin kolu kalkmaz…

Konya şehri Moğolların saldırısına uğrar. Baçunun askerleri şehri kuşatır. Şehir halkı sıkıntıya düşüp Mevlâna’dan yardım ister. Çünkü Baçu hangi vilayete gittiyse halkını helak edip, yağmalamışür.
Mevlâna: “Siz kendinize göre tedarikinizi gönlünüzden çıkarıp Hakk’a tevekkül eyleyin! Pak inançla bizden yardım bekleyin! Yüce Allah sıkıntınızı def eyleye!” deyip şehrin meydanına çıkar. Büyük bir ordu görür.Baçu’nun haymesini bir evin dibine kurmuşlardır. Onun üstüne çıkıp namaza başlar. Mevlâna’yı görüp Baçu’ya haber verirler. “Ok yağmuruna tutun!” diye emreder. Ok atmak isteyen kimsenin kolu kalkmaz. Ata binip hamle etmek isteyenlerin atlarının ayakları yere takılı kalır. Sonra Baçu kendisi üç kere ok atar, üçü de önüne düşer. Sinirlenip atma binmek ister. Biner, atı yürümez. Bu sefer yaya olarak hücum eder. Ayağı tutulup yüzüstü yıkılır.
Sonunda Baçu aciz kalıp “Bu er yarlığandır!” der. Yani Allah tarafından güçlendirilmiştir, bundan sakınmak gerekir deyip özür dileyerek savaştan vazgeçer.

Ayağına dolaşan yüz dirhem…

Osman Gûyende anlatır:
Yeni evlenmiştim. Çok ihtiyacım vardı. O sıkıntıyla Mevlâna’nın yanma vardım. Beni görünce hemen o sultan kalkıp evine gidip geldi. Benimle merhabalaşıp avucuma bir mik­tar akçe koydu. Dedi ki: “Şimdiden sonra bizimle bazı bazı merhaba eyle!” Yine sıkıntım oldu. Yine gelip dedim ki: “Merhabaya geldim!” Mevlâna: “Bugün bir yağlı lokmaya yetişirsin!” O gün akşama dek durdum. Bir alamet olmadı. Yağmur başladı. Kendime dedim ki: “Aydınlıkken gitmek gerek! Karanlık ve balçık olur”. Kalkıp gittim, sular yollarda birikmiş, ayağıma bir şey dolaştı. Çekip çıkardım, meğer bir keseymiş. İçinde yedi yüz dirhem sultanî vardı! Alıp şükrettim. Sabah Mevlâna’nın yanına varıp üzüntülü bir şekilde oturdum. Yani işaret yerini bulmadı gibi davrandım. Mevlâna: “Ey Osman, yanındakini ortadan kaptın da yine sıkıntı mı arz edersin?” deyince dayanamadım. Mübarek ayağına yüzümü sürüp ağladım.
Hırsızlar ne kadar uğraştılarsa da yanlarına gelemediler…Arif Çelebi anlatır:
Babam Sultan Veled rivayet eder. Şemseddin hazretleri kaybolunca Mevlâna yanına eshabı alıp Şam tarafına yola çıktı. Ansızın haramiler karşılarına çıktı, kervan sıkıntıya düştü. Mevlâna kafiledekileri toplayıp, etrafına bir hat çekerek Hud Peygamber gibi davrandı. Hırsızlar ne kadar uğraşırlarsa da yanlarına gelemediler. Sonunda bir kişiyi yaya olarak gönderdiler. Geldiğinde “Bu evliyalık meydanının sultanı kimdir?” Cevap verdiler: “Sultanü’l Ulema’nın oğlu Mevlâna hazretleridir”. Orada aslan gibi kudretli kimseler sinek gibi güçsüzleşip onun seveni ve kulu oldular. Üç yüz kişi Halep şehrine varıncaya kadar Mevlâna hazretlerinin önünde yaya olarak hizmet ederek, tevbe ettiler.

Levitasyon

Levitasyon görünürde hiçbir fiziksel neden yokken insan ya da eşyanın havaya kaldırılması, bir süreliğine havada asılı kalmasıdır. Medyomlarda, fakirlerde, yogilerde gözlenen bu parapsikolojik fenomenin açıklaması neospiritüalist anlayışa göre ektoplazmik maddenin bir kaldıraç görevi görmesi, yer çekimine karşı zıt ya da onu nötralize eden bir kuvvetin meydana gelişiyle oluşur. Bu istek ya da istek dışı olan fenomende elektromanyetik alanda bazı akışkanların çekimden kaynakla­nan ağırlığı ortadan kaldırılmaktadır.

Ders anlatırken havada yürüyordu…

Mevlâna Şam’da Mukaddemiye Medresesi’nin damında ders anlatmaktadır. Damın kenarına geldiğinde adımını atmaya devam eder. Levite olarak yürür ve yine bu şekilde geri döner. Bunu aralıksız tekrar eder. Medresedeki öğrenciler bunun üzerine Mevlâna’nın müridi olur.

Ayakları yerden bir arşın yukarıdaydı…

İmam İhtiyareddin anlatır: Bir gün Mevlâna Hazretleriyle yalnız başımıza Hüsameddin Çelebi’nin bahçesine gidiyorduk. Mevlâna Hazretlerinin arkasından yavaş yavaş giderken, ayaklarının yerden bir arşın yukarıda gittiğini gördüm. Dayanamayıp aklım başımdan gitti. Bir zaman sonra aklım başıma gelince kendisinin gittiğini gördüm. Ardından yetiştiğimde dedi ki:”Adam bir kuştan değersiz midir ki havaya uçuşuna şaşarsın?”

Bir erkek çocuğu havada asılı kalmıştı…

Şeyh Sinâeddin Akşehirli anlatır: Mevlâna Şam tarafına gittiği zaman, Sis vilayetinin papazlarından bir topluluğa rastladı. Onlardan nice kere olağanüstü şeyler meydana gelmişti. Mevlâna’yı gördüklerinde bir oğlana işaret ettiler. Oğlan havaya uçup asılı kalmıştı.
Mevlâna o anda ciddi olarak ilgilenmedi. Ansızın oğlan feryada başladı: “Bir çare eyleyin!” Papazlar “Aşağı in!” deyince, oğlan: “Gücüm yetmez! Sanki beni burada mıhladılar!” dedi. Rahipler, çok çalıştırdılarsa da başaramadılar. Sonunda istemeyerek Mevlâna’ya “İhsan eyle, bu oğlana himmet eyle! Aşağı insin!” dediler. Mevlâna dedi ki: “Kelime-i şehâdet eylemedikçe kurtulmaz!” Oğlan kelime-i şehadet getirince, aşağı kolaylıkla indi. Hemen onu görünce diğer papazlar da Müslüman oldular.

Mevlâna aniden denizin üstünde belirir…

Konyalı Kürd Kadı anlatır: Gençlik zamanımda ticaret için İskenderiye’ye gitmiştim. Aniden çıkan fırtınayla gemi girdaba girer. Gemideki tacirlerin hepsi çaresizlik içindedir. Mürit ‘Ey Mevlâna, ey Mevlâna’ diyerek yardım ister.
Mevlâna aniden denizin üstünde belirir.
Bu olayda Mevlâna müridinin çağrışım telepatik olarak almış, demateryalizasyon-materyalizasyonla müridinin yanına gelmiştir.
Bütün sufi çalışmalarında buna benzer birçok olayın yaşanmış olduğunu biliyoruz. Mürit ne zaman başı sıkışsa hocasını düşündüğü an hocası derhal müridinin yanında belirmiştir.

Apor

Bir veya birkaç şeyin aniden ortaya çıkmasına apor adı verilir. Fiziksel medyomların tezahürlerinden olan bu fenomene peygamberler, mistikler ve diğer kutsal kişilerde rastlanmıştır. Mevlâna’yla ilgili günümüze kadar gelen olağanüstü femomenlerin içinde apor olayları bir hayli çoktur.

Medresenin direği halis altın oldu…

Şeyh Bedreddin Tebrizi’nin kimya, simya ve fizikte benzeri bulunmazdı. Sultanların sohbetine katılmak istese de olmazdı. Konya’ya gelip Mevlâna’nın dervişlerinden olmak istedi. Sultan Veled aracılığıyla Mevlâna izin verip, bilgisini gösterip, kimya kuvvetiyle her gün dervişlere harcanmak üzere bin dirhem sultanî vaad etti, diye bildirdiler. Mevlâna hiç cevap vermedi. Şeyh Bedreddin’i Mevlâna’nın huzuruna getirdiler. ” Biz altının topraktan aşağılık olduğunu duyurup dostlarına arasından fitnenin gitmesine uğraşırız. Birisi gelmiş toprağı altın ederim, der. Gücünün yettiği kimya potaya ve körüğe muhtaç mıdır?” dedi.
Şeyh Bedreddin: “Evet” dedi.
Mevlâna: “Kimya ona demezler ki! Kimyagerlik şudur: Altın bakışını bakarsan altın ola!” der demez medresenin direği hâlis altın oldu. Şeyh Bedreddin’in aklı başından gitti. Mevlâna “Hay mübarek, biz sana altın ol demedik gibi yine hâline var!” dediği gibi yine değişerek eski hâline döndü. Şeyh Bedreddin bu aciz bırakan kerameti görünce bağışlanmasını dileyerek onun müridi oldu.

Taş benzersiz bir yakuta dönüşmüştü…

Şeyh Bedreddin anlatır:
Bir gece Hüsameddin Çelebi’nin bahçesinde Mevlâna’nın hizmetindeydim. Ansızın beni istedi. “Buyurun, nedir Sultanım?” dedim. Yerden bir taş alıp elime verdi ve dedi ki “Allah’ın sana verdiğini al ve şükredenlerden ol!” Sabredemeyip ay ışığına tuttum. Asla benzerini görmediğim bir yakut olduğunu görünce bir nâra attım. Sabah olunca pazarda altmış bin dirhem kıymet biçtiler.

Hiç eksilmeyen helva sinisi…

Mevlâna’nın dervişlerinden biri hacca gitmişti. Arefe gecesi o dervişin hatunu evinde helva pişirip bir sini ile Mevlâna’nın meclisine gönderir. Oradakilerin hepsi o helvadan yerler. Mevlâna bir eliyle işaret eylediğinden bir zerresi eksilmez. Yine siniyi dopdolu görürler. Görenler şaşkınlık içindeyken Mevlâna o helva sinisini alıp medresenin çatısına yönelir. Ondan sonra o sini kaybolur. Hatun siniyi almaya gelince Mevlâna: ‘Sahibine ulaştı!’ der.
O derviş hacdan dönünceye kadar unutulur. O kişi gelince eşyasının arasında hatun siniyi bulur. Korkarak ‘Bu sini helva ile arefe gecesi Mevlâna’nın meclisinde kaybolan sini, eşya arasına nereden karıştı?’ diye sorunca, Hacı ‘Vallahi arefe gecesi arkadaşlarımla otururken çadırın bir köşesinden, bir el bu siniyi helva dolu olarak sunuverdi. Asla sebebini bilemedik. Lakin gördüm, sini bizimdir!’ deyince hatun feryad ederek kendinden geçer.

Kalasın boyu uzamıştı…

Şeyh Bedreddin anlatır:
Büyük bir ev yapmaktaydım. Damım örterken kalaslardan birisi yarım karış kısa geldi. Tüm şehri aradık, bulamadık. Ustalar ne yapacaklarım düşünürken ansızın Mevlâna yanlarına gelir “Yok, yok , böyle düzgün ve doğru direk niçin kısa olsun! Ustalar yanlış ölçmüşlerdir, tekrar ölçün!” der fakat yine kısa gelir. “Yanlış, yine ölçsünler” deyince ustalar bir kez daha ölçerler. Bu kez kalas diğerlerinden yarım arşın fazla gelir!

Medresenin havuzu şerbete dönüştü…

Kadı Kemaleddin anlatır: İzzeddin Keykâvus bana Mevlâna’ya varmayı salık verdi. Tereddüt ettim ancak yanına varınca Mevlâna beni kenara çekip: “Bizim işimizden her zaman kaçarsın, iş ortasında seni böyle buldum” deyince elim­de olmadan müritliğe niyet ettim.
Toplantı için şerbet yapmaya kalkınca Konya şehrinde fazla şeker bulunamadı. Bu kadar büyük cemiyete bu kadar şeker yeter mi tereddütündeyken Mevlâna gelerek: “Kemaleddin ne kadar çok olursa iyi, suyu çok koy da Müslümanlara yetişsin!” deyip kayboldu. O kadar aradık izi bulunmadı. Soma şekeri, medresenin havuzuna döküp su koydular. Sultanın şerbetçisi de “Su koyun” deyip havuzdan fazla alarak on küp dolup tamam oldu. Yine de tatlıydı. Ne kadar su koyulsa da tadı azalmadı. Kısacası Konya halkının tamamı gelip gece yarısına kadar içip sema ve safâda oldular.

Gayp yemeği…

Mevlâna Emir Bahaeddin’in ziyarete gider. Vakit biraz geç olduğundan yemek yenmiştir. Bahaeddin yemek hazırlatmayı düşünürken Mevlâna “Bir şeycik getir” diyerek yemek ister. Ev sahibi hizmetçisine ne yemek olduğunu sorar ancak hiç yemek kalmamıştır ve kapları yıkamak için tencereye su konmuştur.
Mevlâna bu su dolu tencereyi ister, ardından bir sahan ve kase alır, o tencereden kızarmış etli pilav çıkartarak bölüştürür. “Bu Tanrı tarafından gelmiş bir gayp yemeğidir. Yemek lazımdır”der, onlar yerken kendisi de ibadete çekilir.

Hindistan’dan güller…

Mevlâna Hazretleri, Şemseddin ile halvette otururlardı. Ansızın halvetin duvarı yarılıp altı kişi çıkageldi. Mevlâna’nın yanına bir deste gül koydular. Öğle namazı vaktine dek oturdular. Asla konuşmadılar. Namaz kılmak gerekince Mevlâna imamlık yaptı. Namaz bittikten sonra, önceki gibi duvarın köşesinden dışarı gittiler. Sonra o gülleri Mevlâna bana verdi. Dedi ki: “Önünce koru!” Asla o cins gül görmedim. Kimse bilemedi. Sonunda Hoca Şerefeddin Hindi’den haber aldım ki, Hindistan’da Serendip taraflarının gülüdür.

Ne kadar demir aleti varsa halis altın olmuştu…

Şeyh Bedreddin Nakkaş naklediyor:
Mevlâna bir gece benim hücreme geldi. Benim kimya ile uğraştığımı gördü. Hemen her ne kadar demir aleti varsa bir bir alıp benim elime verdi. Elime aldıkça hâlis altın olduğunu gördüm. Ben şaşırınca dedi ki: “Bu kimyanın tedbirini eyle! Yoksa gidip burada kalınca kimya alçaktır” deyince tövbe edip perhize sarıldım.

Rüyada kesilen saçlar yastık üzerine dökülmüş…

Arif Çelebi Diyarbakır’a seyahat ettiğinde Emir Ahmed Payberti isimli şahsın Mevlâna’ya mürid olmasının sebebini anlatır:
Gençlik zamanımda Mevlâna hazretlerinin şöhretini duyup, candan, gönülden aşık olmuştum. Ancak babam ve anam Konya’ya gitmeme izin vermezlerdi. İstek ve özlemim günden güne artıyordu. Bir gece iki rek’at namaz kılıp, dualar ettim. Sonunda uyuyakaldım. Rüyamda Mevlâna’yı evimize gelmiş gördüm. Beni kucaklayıp, alnımı öptü. Makasımı alıp bir nice kere “Allah mübarek eylesin”, “Bu kimse Mesnevi şeyhidir!” dedi. Sevincimden uyandım. Makasla alman saçlar yastık üzerine dökülmüş! Bunun şaşkınlığından bir süre divane gezdim, sonra derviş oldum.

Kaynak: http://gizlimi.com/paranormal-olaylar/mevlananin-paranormal-ozellikleri

evrenveinsan.wordpress.com

Üçüncü Göz Epifiz Bezi mi?

http://radiographics.rsna.org/content/30/7/2001/F1.large.jpg

Beyin Epifizi

Bildiğiniz üzere beyin epifizi 7. çakranın salgı bezi olarak adlandırılıyor. Her şeyden önce beyin epifizi bir salgı bezi ve bir kaç hormon salgılıyor ama en önemlisi melatonin, yani büyüme hormonu.

Beyin epifizinin 3. göz olduğu iddia edilmekte. Dokusal olarak göz yapısına benzemekte (kornea, retina). Tabii bir farkı var. Gözlerimiz ışığa duyarlıyken, yani organın fonksiyonları ışık girdiğinde devreye girerken, pineal gland ışık kesildiğinde işlevselliğine başlıyor.

Hz. İsa’nın bir sözü var : “Karanlıkta oturanlar gerçek (büyük) ışığı görürler” diye. Bu yine beyin epifizine yani pineal glande atfediliyor.

Fakat  bu organcık yaşlandıkça , özellikle günümüz modern dünyasında kireçleniyor ve işlevini yitirmeye başlıyor.
Bunun en büyük sorumlusu olan kimyasal maddelerden biri de florür ve tabii ki sularımızdaki kireç. Ama bir numara florür ya da florüd.

http://www.okyanusum.com/imgs/beyinepifizi1.jpg http://www.okyanusum.com/imgs/beyinepifizi4.jpg http://www.okyanusum.com/imgs/beyinepifizi2.jpg

http://www.erowid.org/chemicals/dmt/images/dmt_article2-1.jpg

Bunun da insanın farkındalığını artırmasını tökezletmek için bilinçli olarak koyulan engellerden biri olduğu düşünülüyor.

Tabi; bu kadarla bitmiyor, nedense, evet gerçekten nedense bütün antik dinlerde ve hatta günümüz dinlerinde kozalak ciddi ve muamma bir sembol. Bakınız papanın asası.

Bu konuyu araştırmaya çalışırken denk geldiğim diger bana ilginç konulardan birisi Fransız düşünür, yazar Voltaire’in de beyin epifizine kafayı takmış olması, hatta bu organcığın sırrını çözmek için bir çok otopsi yapması.

Bundan da önemlisi : Vatikan’ın ortasında kozalak heykelinin işi ne ?

Bu bezden 3 adet hormon salgılanıyor: melatonin, pinolin ve dimetiltriptamin (DMT). En önemlisi olan melatonin’e geçmeden önce dimetiltriptamin’e bakalım. dimetiltriptamin çok ilginç bir hormon. Şamanlarda ayahuasca denilen bir iksirin yapımında kullanılıyor. Hormonu ise bitkilerden elde ediyorlar. Elde ettikleri bitkiler ise şunlar: phalaris arundinacea (yem kanyaşı), psychotria viridis, phalaris spp. (kuş otu), acacia spp. (akasya), arundo donax (kargı kamışı) ve desmanthus illinoiensis.

Ayrıca epifiz bezinin deniz seviyesinde çok az, yükseklere çıktıkça ise çok fazla hormon salgıladığı bilimsel bir gerçek. Ki bu yüzden tarih boyunca tüm ibadethaneler olabildiğinde yükseğe yapılmış.

Yani ibdaethanelerin yükseğe yapılmasının sebebi matematiksel olarak tanrıya yakın olmak değil ama bir nevi bu hormonun da yardımıyla üst bilinçlerle daha fazla iletişimde bulunmak.

Ki Tibet manastırlarından tutun da hristiyan manastırlarının da yüksek yerlere yapılması bu yüzden. Bu hormonun salgılanımını artırmak.

Ve ayrıca Hz.Muhammed’in riyazete yüksek ve karanlık bir mağarada çekilmesi, ilk orada emir alması, Hz.Musa’nın Tanrıyla konuşmak için dağa çıkması da bana göre bu yüzden.

Karanlık ayriyeten çok önemli.

Çünkü epifizin en önemli salgısı olan melatonin sadece karanlıkta salgılanıyor. Gece 11 ile sabah 5 arası en yüksek düzeyine ulaşıyor. Ki çoğu dinde sabaha karşı ya da gece ibadetinin önemi bu yüzden.

Bu hormonun salgılanımı ne kadar yüksekse ruhsal alemlerle bağ o kadar güçleniyor. Ve ibadet için bu yüzden gecenin en karanlık ve salgının en çok olduğu an seçiliyor.

Melatonin en büyük faydası ise kanserden koruması. Kör insanların kansere yakalanmama sebebi de bu. Çünkü sürekli karanlık içinde oldukları için melatonin üretimleri çok fazla.

Bir bilimsel araştırma da göstermiş ki gece vardiyasında çalışanların kansere yakalanma oranı diğerlerine göre daha az.

 Kaynak: (Lahuti.com)

evrenveinsan.wordpress.com